14 Ekim 2013 Pazartesi

Mal Sahibi, Mülk Sahibi, Hani Bunun İlk Sahibi?




Neylersin ölüm herkesin başında,
Uyudun uyanamadın olacak.
Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında.
Bir namazlık saltanatın olacak,
Taht misali o musalla taşında…

Cahit Sıtkı Tarancı

Şuan birilerinin sahip olduğu zenginlik ya da mala daha önce ne çok kişinin sahip olduğunu, ancak şu an hiç birinden eser kalmadığını düşündünüz mü hiç? Dünya var olalı kaç medeniyet geldi geçti yeryüzünden. Ne çok şehir inşa edildi, ne ihtişamlı yapılar. Milattan önce inşa edilmiş dünyanın yedi harikası vardı hani. Keops Piramidi, Babil’in Asma Bahçeleri, Artemis Tapınağı, Zeus Heykeli, Rodos Heykeli, İskenderiye Feneri, Halikarnas Mozolesi. Keops Piramidi dışında hangisi kaldı ayakta? Yok olup gitmedi mi her biri? Tıpkı zamanı geldiğinde şu anki yedi harikanın yok olacağı gibi. 

Krallar ve imparatorlar. Soylular. Hanedanlar. Hükmedilen topraklar… İskender Makedonya’dan Hindistan’a kadar topraklara hükmediyordu bir zamanlar. Ya da İstanbul örneğin. Kaç uygarlığa beşiklik etti bunca zaman? Roma, Bizans, Osmanlı. Topkapı sarayından yönetilirdi bir zamanlar dünya. Koca kralların dizi titrerdi belki geldiğinde saraya. Şimdi tüm dünyadan insanlar gelip müze niyetine geziyorlar. Nerede o hükümdarlık, o ihtişam? Tüm dünyaya hükmedebilirsiniz, ancak ölüme hükmedemedikten sonra neye yarar mülk üzerindeki geçici hâkimiyetiniz? 

Sahilde gezerken gördüğümüz ve bazen keşke biz de böyle evlerde yaşasak dediğimiz yalılarda daha önce ne çok aile ne çok insan yaşadı kim bilir. Yerlerine yenileri geldi tıpkı şu an yaşayanlardan sonra yenilerinin geleceği gibi. Yunus’un dediği gibi:“Mal sahibi, mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi? Mal da yalan mülkte yalan. Al biraz da sen oyalan”

Ölüm, insana, sahip olduğu canın dahi kendisine ait olmadığını öğretir. Canının bile gerçek sahibi olmayan birinin maddi şeylerin sahibi olduğunu düşünmesi çok anlamsızdır.

Sadece Allah’tır her şeyin gerçek hâkimi. Mülk üzerinde irade ve kudret sahibi. Hem mal sahibi, hem mülk sahibi, hem ilk sahibi, hem tek varisi. İnsan ise hem geçici bir heves, hem de sınırlı nefes sahibi. Dünya hayatına dalıp da edindiği tek şeyi, sonsuz yaşama nazaran bir oyun ve oyalanmadan ibaret olan geçici dünya nimeti.  

Şöyle yakar: “Ey mülkün Malik’i, sahibi olan Allah’ım! Sen mülk ve saltanatı dilediğine verir, mülk ve saltanatı dilediğinden çekip alırsın. Dilediğini yüceltir aziz edersin, dilediğini alçaltır zelil kılarsın. İmkân, mal ve nimet senin elindedir. Sen herşeye kadirsin.”
3 Ali İmran Suresi Ayet 26







Kefenin Cebi Yok…

“Kefenin Cebi Yok” sözünü duyarız hep büyüklerimizden. Evet, çoğumuz bunu bilir ve tekrar ederiz. Peki, kaçımız bunun farkında olarak yaşarız? Yani şöyle bir düşünelim; geçici dünya hayatında öleceğini bilmesine rağmen, hiç ölmeyecekmiş gibi hayat süren insan, kefenin cebi olmadığını bilmesine rağmen, sanki beraberinde uçak dolusu bavul götürecekmiş gibi hırslanmakta, doyumsuzluğa, bencillik ve cimriliğe kapılmaktadır. 

Ölüm daima gözünün önünde olsun. O zaman asla âdî endişelere düşmezsin ve maddi hiçbir şeyi hırsla arzu etmezsin.
Epiktetos

Maddi şeyler, tıpkı manevi şeylerde olduğu gibi Allah’a gönülden bağlı samimi insanlara yakışmaktadır. Kimi insan zenginliği kendi namı, etrafına hava atmak, dilediği her şeye sahip olmak ve büyüklenmek için bir gereklilik olarak görürken gerçek bir inanan için zenginlik, Allah yolunda yapılacak hayırlı işlerde kullanılacak bir araçtır sadece. Çünkü bu inançtaki bir kul bilir kendisinin emanetçi, gerçek mülk ve yönetimin sahibinin ise sadece Allah olduğunu. Bu yüzden anlamsız hırslara kapılıp maddenin esiri olmaz. Bir müslümana yakışır gibi davranır. İnsanları küçük görmez, aşağılamaz. Sahip olduklarını Allah yolunda kullanır, ihtiyaç sahipleri ile paylaşır. İşte sadece böyle olan kula para ve maddi şeylere sahip olmak yakışır.   




Bir uçakta yolculuk ettiğimizi hayal edelim. Pilot, uçağın her an yere çakılma riskinin olduğunu, bu yüzden ağırlık adına ne varsa uçaktan atılması gerektiğini anons etmiş olsun. Herhalde işin ciddiyetini kavrayan ve malına en azından kendi hayatından daha fazla kıymet vermeyen herkesin bavullarının toptan aşağıya atılmasına, bırakın bavullarını, hayatının kurtulması uğruna sahip olduğu tüm malın ve mülkün ihtiyaç sahiplerine dağıtılmasına razı olacağı şüphesizdir. Peki, sizce yaşantımızın bu manzaradan ne farkı var? Yani acaba oturduğumuz yerde, havada uçarken olduğumuzdan daha mı az karşı karşıyayız ölümle?

Evet, genelde bu şekilde düşünmek doğaldır. Ancak yiyip içerken bir anda boğulup nefesimizin kesilmeyeceğinin ya da küçük bir damar tıkanıklığı ile kalbimizin yetersiz kalmayacağının garantisi nedir? Yani herkesin nefes alabiliyor olması, nefes alma olayındaki mükemmelliği azaltacak bir durum mudur? Bir an nefessiz kaldığımızı düşünelim sizce bu durumdan kurtulup yine eskisi gibi rahat nefes alıp verebilmek için sahip olduğumuz her şeyden vazgeçmez miydik? Sadece uçakta yere çakılma korkusu yaşadığımız ya da denizin üstünde azgın dalgalarla baş başa kaldığımız zaman mı Allah’a sığınıp, şu dünya hayatının geçiciliğini hatırlayacağız?

Büyük Hükümdar Selahattin-i Eyyübi dünyadan göçme zamanının geldiğini anlayınca Şeyh-ül İslâm’ı çağırır ve ona:
- Bir insan öldüğü zaman ne kadar kefen gerekir?
- Altı arşın hükümdarım.
Bir mızrak ve bir kefen getirilmesini ister. Bir asker çağırıp:
“Bu kefeni mızrağa tak. Bağdat sokaklarında dolaş ve şöyle de: Ey ahali! Ülkeler, servetler sahibi Selahattin-i Eyyübi yalancı dünyadan ebedi âleme şu kefenden başka servet götüremiyor, ibret alın!..”

Sayısız cenaze törenine katılmışızdır. Musalla taşı üzerinde duran tabutun içindeki merhum ya da merhumenin beraberinde kefenden başka bir şey bulunduğunu göreniniz oldu mu? Ölüm anından itibaren ölen kişinin dünya hayatında ardında bıraktığı makam, mevkii, şan ve şöhretinin kendisine herhangi bir faydası var mı? Ölen kişi kim olursa olsun ister bir devlet başkanı, zengin bir iş adamı ya da sıradan biri. Geride bırakır şanı, şöhreti, unvanı, malı. Er kişi ya da hatun kişi niyetine kılınır namazı.

Yoklansın kafası mezarda her ölenin
Farkı var mı bakalım, hükümdarla kölenin?
Gazneli Mahmut


Bir anlamı var mı geride bırakılan evlerin, arabaların, eşin, dostun, akrabanın, banka hesaplarının, altın stoklarının ya da borsadaki hisse senetlerinin? Ne bunların ne de benzerlerinin hiçbir değeri yoktur artık. İnsanın dünya hayatında yaşarken yaptığı kulluk vazifeleri, hayırlar ve ihlâslı davranışlar dışında, beraberinde götürebileceği kendisine yarar sağlayacak bir güvencesi yoktur. “Benim” dediği canı ve hayatı kendisinin değildir aslında, bunu ona verenindir. “Benim” dediği mala da sahip değildir artık, sıra varislerinindir. Onlardan da sonrakilere geçecektir. Doğumunda geldiği gibi gidecektir bu dünyadan. Gelirken bir şey getirmediği gibi, giderken de bir şey götüremeyecektir. 

Ana rahminden geldik pazara,
Bir kefen aldık döndük mezara.
Yunus Emre


Cimridir, doyumsuzdur insan, ama şu gerçeği unutur her defasında: Fizyolojik ve biyolojik kapasitesi oldukça sınırlıdır aslında.  Örneğin yemeklerle doldursa da bir masayı, midesinin alabileceğinden fazlasını yiyemez haliyle. Birden çok sahip olduğu hiç bir şeyi, aynı anda kullanamaz. Birden fazla arabaya binemez aynı anda ya da birden fazla evde yaşayamaz. Aynı evde yirmi odası olsa aynı anda birden fazla odada kalıp, birden fazla yatakta yatamaz.Bedeni ölçüsündedir esasen kaplayacağı alan. Binlerce hektar toprağa sahip olsa da örneğin bir insan, öldüğünde toprağın altında işgal edeceği yer de bedeni ölçüsündedir. Kefeni ise boyu ölçüsünde.

Sırtında birkaç deve yükü hırs, tamah var iken, ecel yoluna nasıl
gidebilirsin? Yüklerini biraz hafiflet ki, mezara sığabilesin.
Abdurrahman Câmi 
Evet, cebi yoktur kefenin ve insanın beraberinde götürdüğü tek şey amel defteridir. Yaptığı iyilik ve hayırlardır artık yanına kâr kalan varlığı. Şayet dünyadayken Allah’ın emirlerine uygun bir kul olarak yaşamışsa hayatını, dünyanın bütün servetine değişmez o hayırların tek bir parçasını. Pişmanlığı dünyada yaşayamadığı zevkler değildir artık. Anlamıştır gerçekte neyin anlamlı ve kazanılmaya değer olduğunu. Gönülden arzu eder yaşarken daha fazla hayır yapmayı, amel defterini iyilikler ile doldurmayı, kötülüklerden uzak durmayı. Öldükten sonra tekrardan diriltilip, dünya hayatında sahip olduğu nimet ve imkânlardan hesaba çekildiğinde, geri dönüp de tüm malını mülkünü hayırlı şeyler uğruna sarf etmeyi arzular, o utanç, korku ve pişmanlık sebebiyle.

Sizden birine ölüm gelip de, “Ey Rabbim, yakın bir süreye kadar beni geciktirsen de içtenliğimi belgelemek için birşeyler vererek iyilik ve barış sevenlerden olsam!” demesinden önce, size rızık olarak verdiklerimizden dağıtın. Allah, süresi gelmiş olan bir canı geriye asla bırakmaz! Ve Allah, yapıp etmekte olduklarınızı çok iyi haber almaktadır.
63 Münafıkun Suresi Ayet 10-11

Öldüğünde kefene sarılması çok da yabancı değildi aslında insana. Öldüğümüzde kefen giydiğimiz gibi hemen hepimiz kundaklanıp sarılmıştık bir örtüye doğduğumuzda. Belki de geldiğimiz gibi gideceğimizi ve çok kalıcı olmadığımızı anlatıyordu bize bu manzara. Başlangıç ve son aynıydı aslında. Tek fark doğduğumuzda sıcacık ana kucağına koymuşlardı bizi, öldüğümüzdeyse kara toprağın bağrına ve günahsız geldiğimiz dünyadan ayrılıyorduk, günahlarımızla.

Ölüm bu, ne hükümdar tanır,
ne soytarı; herkesi aynı iştahla yutar.
Victor Hugo

Dünyada malı mülküyle ya da ben falancanın oğluyum, şu benim amcam, bu dayım diye övünür çoğu insan. Falancanın oğlu, yeğeni olmaktır insanı saygın kılan çoğu zaman. Hiç “Ben Allah’ın kuluyum. Allah benim Rabbim. Ben ona dayanır ona güvenirim” diyen biri gördünüz mü? “Rabbimdir benim sahibim” diyen. Dayısıyla değil de Rabbi ile övünen. Oysaki âhirette kimin nesi olduğunuza göre değil, Allah’a ne oranda kulluk ettiğinize göre muamele göreceksiniz. Kim olursanız olun, kurtulamazsınız ecelin elinden.

Dünya umruna meyleni verme
Sen de kurtulmazsın ecel elinden
Ben filanım diye göğsünü germe
Sen de kurtulmazsın ecel elinden
İskender de geldi âlemi gezdi
Zaloğlu Rustem’in tahtını bozdu
Yunus balığıyla deryayı yüzdü
O da kurtulmadı ecel elinden
Söyler derviş Yunus serveti saman
Tacı tahtı aldı gitti Süleyman
Lokmanlar derdine olmadı derman
O da kurtulmadı ecel elinden
Yunus Emre

0 yorum:

Yorum Gönder