29 Ağustos 2014 Cuma

Mitokondriyal DNA Havva Geni

Genlerimizin yarısını annemizden yarısını da babamızdan aldığımız tamamıyla doğru değildir. DNA’mızın küçücük bir kısmı, sadece anne tarafından iner. Buna mitokondriyal DNA denir. Çünkü bu, mitokondriya adı verilen küçük tüp şeklindeki paketlerin içinde tek bir dairesel şerit halinde bulunur. Bunlar hücre sitoplazmasında pil işlevi görürler. Bazı moleküler biyologlar, ölçülemeyecek kadar uzun süre önce, mitokondriyonların kendi DNA’larını içeren yaşayan organizmalar olduklarını ve enerji üretmenin sırrına sahip olduklarını söylüyor. Bunlar tekhücre çekirdekli organizmaları istila ettiler ve o zamandan beri orada kaldılar ve maya gibi ortadan ikiye bölündüler. Erkekler, her ne kadar annelerinin mitokondriyal DNA’larını alıp kullansalar da, bunları çocuklarına geçiremezler. Spermin vajinadan yumurtaya uzun yolculuğunu gerçekleştiren kendi mitokondriyası vardır, ama yumurtaya girişte, eril mitokondriya bozulur ve ölür. Bu bir erkeğin silahlarını kapıda bırakmak zorunda kalması gibidir.
Dolayısıyla her birimiz annemizden kendi mtDNA’mızı alırız, o da kendi tDNA’sını annesinden almıştır ve kuşaklar boyunca böyle sürüp gitmiştir, bu nedenle mtDNA’nın popüler ismi “Havva geni”dir. Nihayetinde, bugün yaşayan herkes kendi mitokondriyal DNA’sını yaklaşık 200.000 yıl önce tek bir büyük büyük büyük büyük … büyükanneden almıştır. Bu mtDNA, DNA mirasının devamlı yer değiştiren kumları arasında ender bir sabit nokta gibidir. Bununla birlikte, şayet bugün dünyada bulunan Havva kromozomları, orijinal Havva mtDNA’sının eksiksiz kopyasıysa,o zaman hepsinin açıkça birbirinin aynı olması gerekirdi. Bu bir mucize olurdu, ama bu, ayrıca mtDNA’nın bize prehistoryamız hakkında yeterli bilgi veremeyeceği anlamına gelirdi. Bütün kadınların tek bir ortak Havva’ya dayanıyor olabileceği fikri heyecan uyandırıcı, ama kızlarının değişik hayatlarını takip etmemiz için bize ayrıntılı bilgi vermiyor. Bize çeşitliliği olan bir şeyler lazım.

DNA noktası değişiklikleri burada devreye giriyor. MtDNA annemizden bize geçerken, ntDNA kodunun bir veya daha fazla “harfinde” bir değişiklik veya mutasyon olmaktadır. Her bin kuşakta bir değişiklik. Nokta mutasyonu (point mutation) adı verilen yeni harf, sonraki kızlara aktarılmış olacaktır. Her ne kadar tek bir aile dalında mutasyon olması ender rastlanan bir olay olsa da, annelerin kız çocuk sayısıyla doğru orantılı olarak mutasyon olması ihtimali de o kadar artmaktadır.Dolayısıyla bir kuşakta, bir milyon annenin her birinin, geri kalandan farklı yeni bir mutasyon geçirmiş binden fazla kızı olabilir. Bu nedenle 10.000 yıldan önce ortak bir anne ataya sahip olmadıkça,etrafımızdaki herkesten farklı olan bir kodumuz vardır.

Bir ağacı oluşturmak için mutasyonlardan faydalanmak
 Neredeyse 200.000 yıl süren bir dönem boyunca, bir sürü küçük rasgele mutasyon, bütün dünyadaki Havva kızlarına geçmiş olan farklı insan mtDNA moleküllerinde toplanmıştır. Her birimiz için, bu, kendi kişisel Havva kaydımızda 7 ila 15 mutasyon bulunduğu anlamına gelir. Mutasyonlar böylece, kendi maternel prehistoryamız hakkındaki bilgiyi toplayan birer dosyadırlar. DNA’nın ana görevi kendini her yeni kuşağa kopyalamaktır. Bu mutasyonları mtDNA’nın genetik bir soyağacını oluşturmak için kullanabiliriz, çünkü müstakbel annenin yumurtasındaki her yeni mtDNA mutasyonu dişil soy boyunca sürekli olarak bütün haleflerine taşınacaktır. Böylece her dişil soy, hem yeni mutasyonlar hem de eski mutasyonlarla tanımlanmıştır. Sonuç olarak, dünyadaki bütün yaşayan kadınların değişik mutasyon kombinasyonlarını bildiğimizde, ilk annemize kadar uzanan bir aile ağacını doğal olarak oluşturabiliriz.

Her ne kadar, bir zarfın arkasında sadece birkaç mutasyonla yakın tarihli bir mtDNA ağacı çizmek kolay olsa da, binlerce mutasyon geçiren bütün insan ırkı söz konusu olduğunda sorun daha karmaşık bir hal alıyor. Dolayısıyla yeniden ağacı oluşturmak için bilgisayarlar kullanılmaktadır. Biyologlar soy çizgisini, bugün yaşayan insan örneklerinin DNA kodlarına bakarak ve kuşaktan kuşağa aktarılırken bu kodun uğradığı değişiklikleri bir araya toplayarak, uzaktaki ortak bir ataya kadar uzatabilmektedirler. MtDNA’yı sadece anneden aldığımıza göre, bu soy çizgisi insan türlerindeki dişil jenealojinin (soybilim) bir resmidir. Sadece ağacı yeniden çizebilmekle kalmıyoruz, örnek alınan insanların nereden geldiklerine bakarak, bazı mutasyonların nerede gerçekleştiğini bulabiliyoruz – Örneğin Avrupa veya Asya veya Afrika. Üstelik değişiklikler (her ne kadar rasgele olsa da) statik olarak tutarlı bir oranda meydana geldiğinden, bunların oldukları zamanı az çok tahmin edebiliriz. Böylece 90’ların sonu ve yeni yüzyılda bizim için, geçmişteki antropologların ancak hayal edebildikleri bir şeyi yapmak mümkün olmuştur: Artık modern insanların yerküremizdeki göçünün izlerini sürebiliyoruz. Elde edilen sonuca göre, mtDNA’mızda en eski değişiklikler Afrika’da 150-190.000 yıl önce gerçekleşmiştir. Sonra yeni mutasyonlar Asya’da yaklaşık 60-80.000 yıl önce görülmeye başlanmıştır. Bu bize modern insanların Afrika’da geliştiklerini ve bazılarımızın 80.000 yıl öncesinde Afrika’dan Asya’ya göç ettiğini gösteriyor.

Bunun farkına varmak önemlidir, çünkü bireysel mutasyonların rasgele luşundan dolayı, tarihler ancak yaklaşık olarak bulunmaktadır. İnsanların göçlerini tarihlendirmenin, başarı oranı değişen bir şekilde denenmiş çeşitli matematiksel yolları vardır; ama sadece 1996’da uygulanan bir yöntem zaman testini kazanmıştır. Bu yöntem, genlerin her dalını bu dalın dişil tiplerindeki yeni mutasyon sayısının ortalamasını alarak tarihlendirmektedir.

DNA ağacındaki moleküllerin tarihinin izini sürme konusunda “Phylogeography” adlı bu yeni yaklaşımı, on yıllar boyunca kullanılan ve klasik toplum genetiği (population genetics) olarak bilinen insan toplumlarının tarihinin matematiksel incelemesinden ayırt etmek önemlidir. Bu iki bilim dalı aynı Mendel biyolojik ilkeleri üzerine kuruludur, ama oldukça farklı amaç ve tahminleri vardır ve bu fark, birçok yanlış anlamanın ve tartışmanın kaynağıdır. Bunu açıklamanın en kolay yolu şudur: Phylogeography bireysel DNA moleküllerinin prehistoryasını inceler, toplum genetiği ise toplumların prehistoryasını. Başka bir yolla ifade edilirse, her insan toplumu herhangi bir özel DNA molekülünün birçok versiyonunu içerir, bunların her birinin kendi tarihi ve farklı bir kökeni vardır. Her ne kadar insan prehistoryasına bu iki yaklaşım tamamen aynı şeyi temsil edemese de, onların ortak amacı insanların göçlerinin izini sürmektir. Taşıdığımız bireysel moleküllerin izini sürmek, bir bütün halinde grupların izini sürmeye çalışmaktan çok daha kolaydır.


Y kromozomu: Adem geni


Hücre çekirdeğimizin dışında bulunan anne tarafından geçmiş mtDNA’ya benzer olarak, çekirdeğin içinde paketlenmiş olarak bulunan sadece erkek tarafından geçen bir gen seti vardır. Erkekliği tanımlayan kromozom olan Y kromozomu. Küçük bir segment hariç, Y kromozomu, diğer kromozomların yaptıkları rasgele DNA değişimlerinde hiçbir rol oynamamaktadır. Dolayısıyla tıpkı mtDNA gibi, Y kromozomunun yeniden karışmayan tarafı, kuşaktan kuşağa aktarılırken bozulmadan kalıyor ve orijinal eril kökenimize kırılmayan bir çizgi halinde uzanıyor.

Y kromozomları mtDNA’lara nazaran daha kısa süreli olarak soyağaçlarını oluşturmada kullanılmıştır ve onların zaman derinliklerini tahmin etmekte daha fazla sorunla karşılaşılmıştır. Bu sorunlar çözüldüğünde, NRY metodu (Y kromozomunun izini sürmek), hem uzak hem de yakın geçmiş için zaman ve coğrafi çözünürlük konusunda daha etkili olabilir. Çünkü NRY, mtDNA’dan daha geniştir ve sonuç olarak daha fazla çeşitlilik potansiyeli taşımaktadır.

Zaten Y kromozomları, mtDNA haritasına paralel olarak bir genetik harita çıkarılmasına yardımcı olmuşlardır. Büyük coğrafi kollarda, mtDNA’nın anlattığı hikâyeyi desteklemektedirler: Bütün modern insanlar için Afrika’daki ortak bir atayı işaret ederler ve Afrikalı olmayanlar için Asya’daki daha yakın bir atayı.

Buna ek olarak, erkeklerin davranışları bazı anahtar noktalardan kadınlarınkinden farklı olduğu için, Adem genlerinin anlattığı hikâyeye ilgi çekici ayrıntılar eklenmektedir. Farklardan biri, erkeklerin çocuk sayısı konusunda kadınlara nazaran daha fazla çeşitlilik göstermesidir: Birkaç adam, geri kalan adamlara nazaran daha fazla çocuğa babalık etmektedir. Tersine kadınlar, sahip oldukları çocuk sayısında aynı düzeyde, “eşit” kalma eğilimi taşımaktadır. Bunun sonucu olarak eril kolların birçoğu dişil kollara nazaran daha hızlı yok olarak, birkaç dominant eril genetik kol bırakmıştır.

Bir başka fark genetik hareketliliktedir. Nitekim kadınlar genellikle kocalarının köyüne taşındığından, onların genlerinin daha hareketli oldukları düşünülmektedir. Paradoksal olarak, bir kültürel bölgede bu doğruyken, mtDNA’nın sadece bu kültürel bölgede hızlı karışım ve yayılımı sonucunu doğuruyor. Bölgeler arası seyahatlerde veya uzun mesafeli kıtalar arası
göçlerde, çocuklara bakma sorumluluğu kadınların hareketliliğini kısıtlamış olabilir. Akın eden yağmacı gruplar çoğunlukla erkek egemenliğindedir, bunun sonucunda da Y kromozomunun hareketliliği artmıştır.

Kaynak:
Bilim ve Gelecek, Sayı 48



Alıntıdır : http://www.evrimteorisi.org/index.php?option=com_content&view=article&id=228:buzul-buzul-aras-doengueleri-160000-135000-yl-oence&catid=35:insanin-evrimi&Itemid=159

10 Temmuz 2014 Perşembe

Kadın Beyni Erkek Beyni - Bölüm 3: İlişkide Seçici Kimdir?

Her iki cinsiyetin beyin yapıları arasında birçok anatomik, fizyolojik ve nörokimyasal farklılıklar bulunmaktadır. Aslında yüzyıllardır kadınlar ve erkekler arasında süregelen birçok anlaşmazlık ve tartışmanın nedenleri altında da bu farklar yatmaktadır. Durum böyle olunca her iki cinsiyetin birbirlerini, kendi bakış açısı üzerinden değerlendirmeye ve yargılamaya çalışması kaçınılmaz oluyor. Aslında birbirimizi yeterince iyi tanırsak ortada bir problem olmadığını göreceksiniz. Tek sorun birbirimizi tanımıyor olmamızdan kaynaklanmaktadır. O zaman tüm bu sorunları tek tek ele alarak birbirimizi tanımaya başlayalım.
İlişkide seçici kimdir?  Kadınlar ve erkekler arasında ilişkiyi kimin belirlediği gerçekten ilginç bir tartışma konusudur. Kızlar mı erkeklerin peşinden koşar yoksa erkekler mi kızların peşinden? Aslına bakarsan sevgili okuyucu hem kadın hem de erkeklerin çoğu bir ilişkide kadının seçici olduğunda hem fikirdir. Ama hala inatla buna karşı çıkan az da olsa belirli bir erkek kesim bulunmaktadır. Yazının okumakta olduğunuz bu kısmı tümüyle bu arkadaşlar için yazılmıştır. İnsanları değerlendirmede kültürel etkiler oldukça önemlidir. Ayrıca insan beyninin diğer canlılara göre çok daha karmaşık bir yapıda olması nedeniyle, daha basit canlılar üzerinden incelememize başlarsak konu daha anlaşılır olabilir.

Dans eden, şarkı söyleyen süslü erkekler aranıyor…
Eğer insan merkezli bir bakış açısından kurtulup doğaya ve başka canlıların yaşamlarına şöyle bir göz atabilirseniz karşınıza çıkan örüntü karşısında hayretlere düşebilirsiniz. Örneğin sirke sineği ile bu gözleme başlayabiliriz. Meyve sineği (Drosofila) olarak da bilinen bu canlı sadece 2-3 milimetre büyüklüğündedir ve genetik camiasında oldukça haklı bir üne sahiptir. Zira çok hızlı ve kolay üretilebildiğinden ve genetik yapısı oldukça kolay incelenebildiğinden hakkında yüzlerce makale bulunmaktadır.

Peki bu sinekler bizi niye ilgilendirmektedir? Şöyle açıklayalım; erkek sirke sineklerinin çok ilginç bir davranış modeli bulunmaktadır. Erkek sirke sinekleri gözüne kestirdiği dişi sirke sineğinin yanına gider ve ilgisini çekebilmek için etrafında dans eder. Bizim için dans gibi görünen bu kompleks hareketler sırasında erkek sirke sineği aslında kanatlarının farklı titreşimleri ile bir aşk şarkısı üretmektedir. Ürettiği şarkı ne kadar karmaşık olursa şansı o kadar yüksek olacaktır. Bu sırada dişi sirke sineği hiçbir şey yapmaz. Sadece kendisine en güzel şarkı üreten erkeği seçer. Yani seçici olan dişidir. Peki neden böyledir? Bunun nedeni erkek sirke sineği ve dişi sirke sineğinin beyinleri arasındaki bazı farklardır. 2010 yılında dünyanın en prestijli dergilerinden biri olan Nature dergisinde yayınlanan bir makalede sirke sineklerinin beyninde yapılan görüntüleme çalışmalarında bazı merkez ve yolakların farkı açıkça gösterilmiştir.
Özellikle erkek sirke sineklerinin beyninde özel bir grup sinir hücresi (FruM nöron grubu) bulunmaktadır ve buradan çıkan uyarılar doğrudan kanatlara ve bacaklara gitmektedir. Bu spesifik hücre grubu dişilerde bulunmamaktadır. Yani dişiler isteseler de dans edemezler. Diğer taraftan dişilerin beyninde olup erkeklerin beyninde olmayan bazı hücre grupları da vardır.


Aslında hazır bu kadar sirke sineğine değinmişken çok ilginç bir bilgiye daha değinmeden geçmeyelim. Bahsedeceğim bu bilgi hayatınızda ne işe yarayacak bilmiyorum ama erkek sirke sineği eğer çiftleşmek istediği dişi tarafından reddedilirse kendisini alkole vurmaktadır sevgili okuyucu. Bilimin sınırlarını zorlayan bir yorum yaptığımı düşünme sakın, zira Nature kadar prestijli bir dergi olan Science dergisinde 2012 yılında yayınlanmış harika bir makale var bu konuda. Peki ne anlatılıyor bu makalede? Kısaca deneyden bahsedecek olursak; sirke sineğinin beyninde nöropeptid F (NPF) denilen bir molekül bulunmaktadır. Bu molekülün beyindeki miktarının artması hayvanların mutlu olduğunun bir göstergesi olmaktadır. Deney ekibi bir grup erkek sirke sineğini (bunlara A grubu diyelim) daha önce hiç çiftleşmemiş dişilerin bulunduğu ortama koymuştur. B grubu için ayrılan erkekleri ise henüz yeni çiftleşmiş dişilerin bulunduğu kısıma koymuşlardır. B grubunun konulduğu ortamdaki dişiler yeni çiftleşmiş olduğundan erkek sirke sinekleri ile çiftleşmeye yanaşmamıştır. Yani A grubundaki erkekler çiftleşebilmiş B grubundaki erkekler çiftleşememiştir. Daha sonra her 2 gruptaki erkek sirke sineklerini benzer bir besin ortamına koymuşlardır. Bu besin ortamında 2 tip besin bulunmaktaydı. İlkinde normal besin, ikincisinde ise içine bir miktar ethanol (bir çeşit alkol) katılmış besin vardı. Yapılan incelemelerde çiftleşme sonrası A grubundaki erkek sineklerin beynindeki NPF miktarının yükselmiş olduğu gösterilmiştir. Hatırlayacak olursanız NPF yükselmesi bize o sirke sineklerinin ne kadar mutlu olduğunu gösteriyordu. A grubundaki mutlu sinekler beslenme sırasında alkollü besine hiç yanaşmamış ve normal besini tüketmiştir. Çiftleşemediği için beynindeki NPF azalmış olan B grubundaki sirke sinekleri ise normal besin yerine alkollü besini tüketmişlerdir. Bazı şeyler ne kadar tanıdık geliyor değil mi sevgili okuyucu? Sonuç olarak depresif erkek sirke sineklerinin alkol alışkanlıklarını bir kenara koyarsak, yazının ilk kısmında belirtildiği nedenler ile sirke sineklerinde seçici olan tarafın dişi olduğu yorumunu çok rahat yapabiliriz.



İsterseniz bu minik sirke sineklerini bir yana bırakıp inceleyeceğimiz canlıyı biraz daha büyültelim. Şimdi düşünün, sabah yatağınızda güzelce uyuyorsunuz. Bilhassa evinin yakınlarında ağaç bulunanlar ne demek istediğimi çok daha iyi anlayacaklardır. Özellikle kıştan bahara geçiş döneminde, sabahın köründe evinizin yakınında bulunan bir ağaçtan gelen ve susmak bilmeyen kuş seslerini duymuşsunuzdur. Sizleri temin ederim ki duyduğunuz bu seslerin çoğu erkek kuşlardan gelmektedir. Zira erkek kuşlar dişi kuşlara kur yaparken onların ilgisini çekebilmek için oldukça karışık şarkılar söylemektedir ve uykunuzun kaçmış olması onları zerre ilgilendirmemektedir. Ötücü kuşlarda (kanarya, hint bülbülü gibi) erkekler kompleks şarkılar üretirken dişiler üretmemektedir. Peki dişiler bilerek mi böyle davranıyorlar? Aslında bu durumun nedeni de yine beyinde yer alan bir farklılıktan kaynaklanmaktadır. Kuşların beyninde VCR (ses kontrol bölgesi) denilen bir alan vardır ve bu alan kuşun çıkardığı sesleri düzenlemektedir. İlginç bir şekilde bu alan, erkek kuşların beyninde dişilere göre 5 kat daha fazla yer kaplamaktadır. Yani bu alan ne kadar büyükse o kadar karışık ve ilgi çekici şarkılar üretebilirsiniz. İşte tam da bu nedenle erkekler kompleks şarkılar üretirken dişi kuşlar bu konuda kafa yormamaktadır. Zira ilgili bölgesi bunu yapmasına imkan tanımamaktadır. Yani özetle erkek kuş şarkı söyler ve dişi kuş en iyi şarkı söyleyen erkeği seçer.

Tabiata baktığımızda dans eden ve şarkı söyleyen erkeklerin oldukça fazla olduğunu çok rahat görebilirsiniz. Buna ilaveten erkeklerin süse ve süslenmeye olan merakı da bir o kadar ilginç bir konudur aslında. Şunu unutmamak lazım ki doğada süslenenler çoğunlukla erkeklerdir ve bu konu ile ilgili çok fazla örnek bulunmasına rağmen beni en çok etkileyen penguen ve tavus kuşlarıdır. Her ne kadar güzel atasözümüz “yuvayı dişi kuş yapar” diye belirtse de bu penguenler için çok da geçerli değildir. İşin özünde erkek penguenler dişilerin ilgisini çekebilmek için yuva yapmak konusunda inanılmaz bir yarış içindedirler. Bu nedenledir ki yuvalarını süsleme konusuna oldukça özen gösterirler. Sırf bunun için ortamda bulunmayan ve oldukça uzaklarda yer alan ilginç taşlarla yuvalarını inşa ederler. Zira yuvada ne kadar ilginç ve farklı taş varsa bu durum erkek penguen için o kadar avantaj oluşturacaktır. Peki dişi penguen ne yapıyor sizce? Evet artık sanırız cevap konusunda hiçbir sıkıntımız yok. Dişi penguenimiz yuvaların arasında dolaşarak kendine en uygun yuvayı seçiyor. Süs konusunda bir diğer kahramanımız olan erkek tavus kuşlarını inceleme fırsatınız olursa oldukça renkli ve güzel tüylere sahip olduklarını görürsünüz. Oysa dişiler daha sade ve basit tüy yapısına sahiptir. Erkek tavuskuşları bu ihtişamlı tüy yapısını korumak için oldukça zaman harcamaktadır. Ayrıca bu tüy yapısı herhangi bir tehlikeden kaçmasını da oldukça zorlaştırmaktadır. Ama tüm bu olumsuz yanlarına rağmen erkek tavus kuşları için süsleri vazgeçilmezdir. Zira tek bir derdi vardır. Dişiyi etkileyebilmek.


Kadınlar kendilerini güldüren erkeğe bayılırlar
Okuyucunun kafasında şöyle bir soru oluşabilir. Madem doğada süslü olan hep erkekler neden insanlarda durum böyle değil de süslenenler hep kadın? Bu konuda da ilginç fikirler söz konusu doğrusu. Ama en ilginç hipotez, insanda süs kavramının beynin evrimi ile çok farklı bir şekil aldığı yönündedir. Bu fikre göre erkekteki süs kavramı beyin aracılığı ile sergilenmektedir. Örneğin espri yapma yeteneği aslında erkek için bir süstür. Hepinizin de bildiği üzere erkekler bu süslerini oldukça fazla kullanırlar. Buradaki en büyük dayanakları da “kadınların kendilerini güldüren erkeklere bayıldığı” argümanıdır. Bu da doğrudur aslında. Zira Eric Bressler ve ekibi 2006 yılında yaptıkları çalışmada bunu göstermişlerdir. Deneyin sonuçlarına göre kadınlar gerçekten de kendilerini güldüren erkekten hoşlanıyorlar. Diğer taraftan ise erkekler için böyle bir durum söz konusu değildir. Çalışmaya  göre erkekler kendilerini güldüren kadınlara karşı ne onlardan hoşlanıyorlar ne de onları itici buluyorlar. Ama çalışmanın en ilginç tarafı şunu gösteriyor ki, erkekler kendilerine gülen kadınlara bayılıyorlar. Bu deneyler sonucunda özetle, espri yapma kabiliyetinin aslında erkeğin zekasının gelişmişliğini gösteren bir belirteç olduğu vurgulanmaktadır.

Son söz:
Toparlayacak olursak şunu çok net söyleyebiliriz. Sevgili erkekler aslında bu konuda hiç boşuna tartışmaya gerek yok. Kabul edelim ki doğada her zaman dişiler seçicidir. Çünkü hamilelik dönemi oldukça önemli bir yatırımdır ve bu nedenle seçicilik dişiler açısından çok büyük önem taşımaktadır. Daha sağlıklı ve güçlü bir nesil oluşması için dişiler seçicilik konusunda çok dikkatli olmak zorundadırlar. Durum böyle olunca erkekler aslında her zaman dişilerin dikkatini çekmek zorunda kalacaklardır. Erkek sirke sinekleri gibi dans etmek, erkek kanaryalar gibi şarkı söylemek, erkek penguenler gibi yuva yapmak ve erkek tavus kuşları gibi süslenmek doğalarında olan bir gerçektir. Tüm bunların tek bir amacı vardır,  o da dişilerin ilgisini çekebilmektir. O zaman ilişkide seçici olanın kadın olduğunu bilimin ışığı altında gönül rahatlığıyla belirterek ve Marquez’in çok sevdiğim bir sözüne gönderme yaparak bitirelim. Sevgili erkekler ne olursanız olun şunu kabul etmek durumundayız. “Bir ilişkiyi kadın başlatır ve kadın bitirir”.  Lütfen artık bu konuda bir tartışma ortamı olmasın ve artık birbirimizi kırmayalım. Lakin sevgili kadınlar da şunu kabul etmeli ki “Her zaman başlatan ve bitiren aynı kadın olmayabilir”.

Yazarın hüzün dolu notu :)
Çok sevgili okuyucu aslında 3. bölümünü okumuş olduğunuz Kadın Beyni – Erkek Beyni serisinin birçok bölümü yazılmış ve hazır durumda. Sadece [n] Beyin’in yayın takvimine göre yeri geldiğinde yayınlanmaktaydı.  Ama bu süreç içerisinde gerek siz dostlarımızdan gelen cesaretlendirici yorumlar gerekse de yazıların henüz yayınlanmamış kısımlarını okuyan arkadaşlarımızın verdiği gazla bu seri bir [n] Beyin kitabı olarak çok yakında (yeni sezonun başında) sizlerle buluşacak gibi görünüyor. İnsanlık için küçük ama bizim için oldukça büyük bu adımda umarım güzel bir iş ortaya çıkar. Bu arada ufak bir spoiler vermekte de fayda var. [n] Beyin’in yeni sezon için Kadın Beyni – Erkek Beyni’ne ilaveten bir kitap daha çıkaracağı söyleniyor.  Eminim yakında onun da haberi duyulur.


Kaynaklar:
1-    Richard Benton - Neuroscience: Sexy circuits (2010) Nature
2-    G. Shohat-Ophir ve arkadaşları. Sexual Deprivation Increases Ethanol Intake in Drosophila. (2012) Science
3-    Arnold AP. Developmental plasticity in neural circuits controlling birdsong: sexual differentiation and the neural basis of learning. (1992) J Neurobiol. 


Alıntı : http://www.nbeyin.com/content_detail-275-583-kadin-beyni-erkek-beyni---bolum-3-iliskide-secici-kimdir?-.html#.U72z4iQojT4

Kadın Beyni Erkek Beyni - Bölüm 2: Tarihi Erkek Beyni


Bölüm – 2: Tarihi Erkek Beyni


"Masal tadında insanlar tanıdım, bir varmış bir yokmuşlardı"
Tarihsel sürece bakacak olursak insan beyni ile ilgili önemli keşiflerin, özellikle savaş alanlarında gerçekleşen kafa yaralanmaları ve ölümler sonucu ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Savaş alanlarında çoğunlukla erkekler bulunduğundan, beyin ile ilgili toplanan bilgilerin büyük bir kısmı erkeklere aitti. Günümüze kadar ulaşan birçok çizimde de erkek beyni resmedilmektedir. Burada sinir bilim camiası basite indirgeme kullanarak, muhtemelen erkek beyni için geçerli olan özelliklerin kadın beyni için de geçerli olacağını düşünmüştür. Günümüzde ortaya çıkan bulgular ışığında ise aslında bu basit mantığın doğru olmadığını görüyoruz.
Aslına bakarsanız beynimizin günümüze kadar ulaşan tarihi keşif süreci oldukça keyifli bir hikaye olup bir başka yazının konusu olabilir. MÖ 7000 yılında trepanasyon (kemikleri delerek vücut boşluklarının açılması) ile başlayan hikaye, Hipokrat (MÖ 460- 379) ve Aristo’nun (MÖ 384- 322) beyin konusundaki zıt fikirleri, Galen’in (MS 130-200) konuya tek bir dokunuşla açıklık getirmesi, elektriğin keşfine kadar hüküm süren Descartes’ın (1596 – 1650) yanılgısı gibi bir çok ilginç başlık içermektedir. Lakin belirtilen bu dönemlerde beyin üzerine yapılan doğru ya da yanlış yorumların hiç birisinde kadın ve erkek beyninin farklılığına dair bir bulgu yoktur. Bu konudaki ilk tespitler ilginç bir şekilde 19. yüzyılda ortalığı kasıp kavuran frenoloji “phrenology” adlı uydurma bilimin katkısı ile ortaya çıkmıştır.

Akıl  Bilimi - Frenoloji

Beyne baktığınızda kıvrımlı bir yapıda olduğunu görürsünüz. Peki beynin yüzeyinin kıvrımlı olmasının bir nedeni var mıydı? Acaba bu durum beyinde farklı fonksiyonların oluşmasına mı neden oluyordu? Bu ve benzer soruların ışığında 1809 yılında henüz bir tıp öğrencisi olan Avusturyalı Franz Joseph Gall ortaya çok ilginç bir fikir attı. Gall’ın fikrine göre, insan kafatasının şekli ile beyin benzer özelliklere sahip olmalıydı. Yani beyin ve kafatası birbirine paralel girinti ve çıkıntılardan oluşmaktaydı. Ayrıca beynin belirgin şekilde daha büyük olan bölgelerinin büyük olmalarının sebebinin, bu bölgeleri ilgilendiren niteliklerin daha gelişmiş olmasından kaynaklanmakta olduğunu da düşünmekteydi. Bu fikirlerden yola çıkan Gall ve arkadaşları yüzlerce insanın kafatasında çeşitli ölçümler yaparak beyin ile ilgili bir çok bölge tanımladılar. Bazı bölgeleri ve neleri temsil ettiğini aşağıdaki resimde görebilirsiniz.
İnsanın kafa şekli ve kişisel özellikleri arasında bağlantı kuran bu yeni bilime frenoloji yani akıl bilimi adını verdiler. Bu fikir ve uygulamalar genel bilim camiasında çok ciddiye alınmasa da döneminde inanılmaz bir popülariteye ulaşmıştı. 1827 yılında frenoloji hakkında yazılan kitaplar yüz binin üzerinde satış yapmıştı. Fikir o kadar popüler olmuştu ki artık insanlar kafataslarına göre sınıflandırılmaya başlanmıştı. 
Örneğin 1876 yılında İtalyan hekim ve kriminoloji uzmanı Cesare Lombroso’nun Suçlu İnsan (l'uomo delinquente) adlı kitabında, kafataslarına göre suçlu olabilecek insanlar ile ilgili birçok bilgi ve resim bulunmaktaydı. Cetvelle kafatası ölçümü Almanlar arasında da oldukça moda olmuştu. Örneğin, Bayerthal (1911) çevresi  52-53 cm’den küçük kafatasına sahip birinin asla profesör cerrah olamayacağını hatta 52 cm’den düşüklerin ciddi düşünsel faaliyette bile bulunamayacağını belirtir. 50,5 cm’den aşağısının ise normal bir insan olamayacağını söyler. Bu görüşlerin yayılması o kadar hızlı olmuştu ki işverenler iş başvurularında değerlendirme yapmaları için frenologlar tutmaya başlamıştı. Bu hızlı yayılma karşısında bilim camiası daha sert tepkiler vermesine rağmen çok da başarılı olamamıştı. Örneğin dönemin en önemli dergilerinden olan Edinburg Review’da konuyla ilgili aşağıdaki cümleler kullanılmıştı.
“Kendilerini bilimsel araştırmacı olarak adlandıran bu iki adam (Gall ve Spurzheim) böylesi saçmalıkları, adi süprüntüleri, 19. yüzyılın hekimlerine düşüncenin ve tümevarımın numunesiymiş gibi sunacak kadar vahim şekilde küstahtırlar”

Paul Broca ve Fransız Kadınlar Meselesi:

Fransa’da Paris tıp fakültesinde profesör olan Paul Broca,  _ki kendisi oldukça önemli bir şahsiyet olup,  beyinde konuşma ile ilgili bölgeyi keşfettiği için bu bölgeye kendisinin adı verilmiştir (Broca Alanı)_ inanılmaz kariyeri olan bir bilim insanıydı. 20 yaşında tıp fakültesinden mezun olan Broca; matematik, fizik ve Fransız edebiyatı üzerine de eğitim almıştı. Broca, dönemin popüler fikirlerinden frenolojinin de bağlantısıyla antropolojiye oldukça merak salmıştı. Her ne kadar yaptığı antropolojik ölçümler adının Paris emniyetindeki dosyalarda şüpheli şahıs olarak geçmesine neden olsa da en önemli keşfini de yine frenoloji sayesinde yapmıştır. 1861 yılında Gall’ın öğrencisi ve frenoloji uzmanı olan Ernest Aubertin’in verdiği bir konferansa katılan Broca, en önemli keşfinin ipucunu buradan almıştı. Çünkü Aubertin verdiği konferansta ilginç bir şekilde hitap yeteneğinin beynin ön kısmındaki bir alanda olduğunu iddia adiyordu. Tesadüfen o dönemde Broca’nın çalıştığı hastanede otuz yıldır felçli olan bir hasta yatmaktaydı. Kendisine sorulan her soruya sadece “tan tan” diyerek cevap verebildiğinden kendisine Tan takma adı takılmıştı. Bu kişinin ölümünün ardından beynini inceleyen Broca, beynin ön lobunun sol kısmında doku bozukluğu olduğunu farketti ve bu bölgenin konuşma ile ilgili bir merkez olabileceğini öne sürdü. Daha sonra konuşma bozukluğu olan kişilerde benzer bölge hasarlarının gösterilmesi ile Broca’nın fikri doğrulanmış oldu. Merak edenler için söyleyelim Tan’ın (Leborgne) bu ünlü beyni halen Paristeki Dupuytren müzesinde sergilenmektedir.
Kadın ve erkek beynine dair ilk keşifler Broca aracılığıyla olmuştur. Broca yaptığı antropometrik ölçümler ile kişileri beyin ölçüleri, ırk ve zekasına göre gruplara ayırıyordu. 292 erkek ve 140 kadında yaptığı otopsi  araştırmaları sonucu, kadınların beyninin erkeklerin beyninden daha küçük ve hafif olduğunu buldu. Bu sonuçlar doğrultusunda, kadınların erkeklerden daha küçük bir beyne sahip olduklarından dolayı asla erkeklerle aynı zeka seviyesinde olamayacaklarını öne sürdü. Kadın ve erkek beynine ait ilk keşfedilen bu farkın bu denli yanlış yorumlanması büyük bir şanssızlık olmasına rağmen Broca’nın bu görüşü erkek egemen bilim camiasında çok hızlı popüler olmuştu. O dönemde hızla popülerlik kazanan bir diğer akım da Darwin’in öne sürdüğü evrimsel fikirlerdi. Bu fikirler etkisinde, Broca’nın öğrencilerinden ve aynı zamanda kadınlardan çok da fazla hoşlanmadığını düşündüğümüz Gustave Le Bon 1879 yılında elde ettiği bazı verileri yayınlayarak, ortalama bir Paris kadınının beyin büyüklüğü bakımından erkeklerden çok gorillere yakın olduğunu ileri sürmüştü.

Yakın Tarih:

Elle tutulur ilk veriler ise yaklaşık 40 yıl önce keşfedilmeye başlandı. Amerikalı psikolog Herbert Landsell, beyinde oluşan benzer hasarlarda kadın ve erkeklerin çok ilginç biçimde farklı tepkiler ortaya koyduğunu gösterdi. Örneğin aynı bölgelerin benzer hasarlarında erkekler neredeyse tümüyle konuşma yeteneklerini kaybederken kadınlarda oluşan hasar daha düşük seviyeli olmaktaydı. Demek ki her iki cinsiyetin ilgili beyin bölgeleri arasında bir takım farklar söz konusu olabilirdi. Burada sadece bu örneği vermekle yetinelim. Zira ileride kadın ve erkeklerin dinleme ve konuşma konusundaki müthiş farklılıkları uzun uzun irdelenecektir.



Alıntı : http://www.nbeyin.com/content_detail-275-539-kadin-beyni-erkek-beyni---bolum-2-tarihi-erkek-beyni.html

Kadın Beyni Erkek Beyni - Bölüm 1: Gezegenler, Mitoloji ve Toprak Solucanları

Hepimiz bir şekilde hayatımızın bir aşamasında bir beyin resmi görmüşüzdür. Peki hiç merak ettiniz mi gördüğünüz bu beyin resmi bir erkeğe mi yoksa bir kadına mı aitti? Aslında yakın zamana kadar bilim dünyası bize hep tek bir resim gösterdi ve bir iki ufak ayrıntı dışında her iki cinsiyetin beyninin de benzer yapıda olduğunu savundu.  Lakin son 10 yılda elde edilen verilere baktığımızda kadın beyni ve erkek beyninin aslında birçok düzeyde birbirinden farklılık gösterdiği ortaya konulmuştur. Okumuş olduğunuz bu yazı dizisinde, kadın ve erkek beyni arasındaki farklılıkları ve bu farklılıklar sonucu dünyaya oldukça farklı gözlerle bakmamızın altında yatan sinirbilimsel nedenleri inceleyeceğiz. Bunu yaparken de özellikle kadın ve erkek arasındaki problemleri bir bir ele alıp aslında tüm bu problemlerin nedeninin beynimizdeki bazı bölgelerin birbirinden farklı çalışmasından kaynaklandığını göreceğiz. Kadın ve erkek beyinleri arasındaki temel farklar nedir? Kadınlar gerçekten de çok mu konuşur?, Erkekler neden dinlemez?, Empati yapmak erkek adamı bozar mı?, İlişkide seçici olan kimdir? gibi bir çok soruyu beynimizdeki bu farklılıklar doğrultusunda cevaplayacağız.


Bölüm – 1: Gezegenler, Mitoloji ve Toprak Solucanları

“Boşlukta dönen bir topun üzerinde yaşıyorken ne kadar ciddi olabilirsin”
Men Are from Mars,
Women Are from Venus 
Yazar John Gray 1990’larda yazdığı “Men Are from Mars, Women Are from Venus” (Türkçeye Altın Kitaplar tarafından Erkekler Mars’tan, Kadınlar Venüs’ten adıyla çevrilmiştir) adlı kitabıyla 121 hafta boyunca en çok satanlar listesinde yer almakla beraber 7 milyonun üzerinde satış rakamlarına ulaşarak bir kitap için olağanüstü bir başarı göstermiştir. Sırf bu rakamlara bakarak bile kadın ve erkeklerin cidden ayrı gezegenlerden gelmiş olabileceğini düşünen oldukça kalabalık bir topluluk olduğunu varsayabiliriz. Peki, gerçekten de iki ayrı gezegenden gelecek kadar farklı mıydı her iki cinsiyetin davranışları? Ortada bu kadar ciddi anlaşmazlıklar var mıydı yoksa konu abartılıyor muydu? Tüm davranış modellerini beynimiz belirlediğine göre Venüslülerle Marslıların beyin yapılarının birbirinden oldukça farklı olma ihtimali söz konusu olabilir. 
Kadınları güzeller güzeli Venüs temsil ederken erkekleri yamuk yumuk Mars’ın temsil etmesine hiç takılmadan birkaç konuya açıklık getirelim. Mitolojide Venüs (Yunancada Afrodit), aşkın ve güzelliğin tanrıçasıdır. Venüs gezegeni geçmiş zamanlardan beri en parlak gezegen olarak gözlendiğinden kendisine bir tanrıça ismi verilmiştir. Diğer taraftan kızıl gezegen Mars’ın adı ise Roma mitolojisindeki savaş tanrısından gelmektedir. Doğal olarak kadınların Venüs’ten, erkeklerin ise Mars’tan dünyamıza geldiği fikri gezegenlerin ad ve karakterlerine bakınca oldukça olası duruyor. 
Venüs ve Mars Gezegeni ve Cinsiyet Sembolleri
Hatta bu fikri destekleyecek bir bilgiyi daha paylaşalım. Hepinizin bildiği üzere güneş sistemindeki gezegenler belirli bir yörüngede dönerken aynı zamanda kendi etraflarında da dönmektedirler. Kendi etrafında dönen bir gezegene üstten baktığınızda saat yönünün tersinde dönüyorsa buna pozitif yön denir. Gezegenlerin hemen hepsi kendi eksenleri etraflarında dönmelerini pozitif yönde yaparken bilin bakalım hangi gezegen diğerlerine ters yönde dönmektedir. Evet, tam da tahmin ettiğiniz gibi tipik bir Venüs davranışı. Hani erkekler, hatta sinirbilimciler olarak kadınların bazı davranışlarını tanımlamakta zorlanırız ya işte astronomi dünyasında da Venüs’ün niye böyle davrandığı da bir o kadar tanımlaması zor bir durumdur. 

Günümüzde kullanılan kadın ve erkek  sembolleri de aslında Venüs ve Mars'a ait semboller olmakla beraber aşağıdaki resimde güneş, ay ve birtakım gezegenlere ait diğer sembolleri de görebilirsiniz. 
1. Güneş (altın) 2. Ay (gümüş) 3. Satürn (kurşun) 4. Jüpiter (kalay) 5. Mars (demir) 6. Merkür (civa) 7. Venüs (bakır)

Madem gezegenler ve mitoloji dünyasına bu kadar girdik bir diğer meseleye de açıklık getirelim. Sonuçta yeryüzünde kendini kadın ya da erkek gibi hissetmeyenler de var. Peki, bunların bir gezegeni var mı? İlginç bir şekilde eşcinseller ve cinsiyet değiştirenler de geleneksel olarak kendilerini simgeleyen gezegeni Merkür olarak seçmişlerdir. Doğal olarak da kendilerini temsil etmesi açısından  Merkür'ün sembolünü  kullanmışlardır.

Merkür’ü seçmelerinin altında yatan hikâye de bir o kadar ilginç aslında. Roma mitolojisindeki kanatlı tanrılardan biri olan Merkür aynı zamanda eski yunanda sabah yıldızı Hermes olarak da bilinir. Hikaye bu ya, Hermes bir gün güzeller güzeli Afrodit’e âşık olur ve bu aşkın sonucu olarak ise bir oğulları olur.  Doğan oğullarına kendi isimleri olan Hermes ve Afrodit’in birleştirilmiş hali olan Hermafrodit adını koyarlar. Sevgili okuyucu gördüğün üzere günümüzde sevgililerin isimlerini birleştirerek yeni bir isim oluşturma çabası ta buralara kadar uzanıyor gibi görünüyor. Neyse hikayemize geri dönecek olursak Hermafrodit bir gün göle yüzmeye gider. Orada Hermafrodit’i gören ve görür görmez âşık olan bir su perisi Hermafrodite sıkıca sarılarak Tanrılara onları birbirlerinden ayırmamaları için yalvarır. Dileği anında kabul olur ve sonuçta tek bir bedende çift cinsiyetli olarak yaşarlar. Okuyucuyla şunu paylaşmak gerekir ki biyolojide çift cinsiyet organına sahip canlıları tanımlamakta kullanılan hermafrodit kelimesi de buradan gelmektedir. Bu arada söz konusu mitoloji olduğunda hikayelerin birçok uyarlaması olduğunu unutmamak lazım. Hikâyenin bir farklı uyarlamasında ise Hermes ile Afrodit’in hiç ayrılmamak adına tek bir vücutta birleştiği de öne sürülür. Hikâyenin çok farklı anlatımları olsa da sonuç aynıdır. Aslında hermafroditlik doğada sık karşılaşabileceğiniz bir durumdur. Örneğin hareket eden bir hermafrodit görmek istiyorsanız herhangi bir parka giderek bir toprak solucanını inceleyebilirsiniz.
Merkür Gezegeni ve Hermafrodit
İlk bölüm için yazılanlar sizleri yanıltmasın. Okumakta olduğunuz yazının konusu astronomi, mitolojik tanrılar ve toprak solucanlarının cinsel hayatları ile ilgili olmamakla beraber asıl ana konumuza geri dönelim. Kadın ve erkek beyinleri arasında fark var mıdır, varsa bu farklar nelerdir? Zira hemen hepimiz bir beyin resmi ya da çizimi görmüşüzdür. Peki, bu beyin bir erkek beyni midir yoksa bir kadın beyni midir? Her iki cinsiyetin beynini birbirinden ayıracak yapısal ya da fonksiyonel farklılıklar bulunmakta mıdır? Son dönemlerde beyin cinsiyeti “brain gender” konusunda yapılan birçok çalışma ortaya çok ilginç sonuçlar koymaktadır. Lakin bu çalışmaları incelemeden önce gelin hep beraber şu tarihi erkek beynini bir inceleyelim.

Kaynaklar:
1- Men Are from Mars, Women Are from Venus (1992 - John Gray)
2- The Cambridge planetary handbook (2000 - Michael E Bakich )
3- The Origin of the Male and Female Symbols of Biology (1962 - William T. Stearn)


Alıntı : http://www.nbeyin.com/content_detail-275-561-kadin-beyni-erkek-beyni---bolum-1-gezegenler-mitoloji-ve-toprak-solucanlari.html

Aşk... Beyinde mi kalpte mi?

İnsanın hayatını etkisi altına alan en kuvvetli duygulardan bir tanesinin sinirsel temellerinden bahsetmek hiç de kolay değil. Hele konu aşk olunca işimiz iyice zorlaşıyor; zira, insanın yazıyla kayda geçirme işini keşfinden beri, üzerine en çok yazılıp çizilen, sayısız çeşitlemeleri üretilen ve birbiri ile bağlantısız görünen türevleri oldukça fazla olan hislerden bir tanesidir, aşk... İlk intibada, bir erkek ve bir kadın arasındaki tutkulu bağlılık durumunu çağrıştırabildiği gibi, bir insanın işine, kullandığı bir araca, maddi imkanlara, içinde yaşadığı çevreye veya yaratıcısına olan tutkusu da genellikle aşk kelimesinin kapsamı içine dahil edilmiş. İşini aşkla yapmak, hayatı aşkla yaşamak gibi terimler, insanın bütün kontrolünü eline alan bu güçlü duygunun çeşitli dışa vurumlarını anlatmak için sıklıkla kullandığımız benzetmelerdir. Bazı sufiler, aşkı “insanın rahatını, iştahını, uykusunu kaçıran tutku” olarak tanımlarlar. Gerçekten de, iki insan arasındaki tutkuya indirgediğimizde, aşk çok garip bir şeydir. Gerçekten mesela “gözü kör”dür. Akıl yürütme melekelerini neredeyse tamamen köreltir. Aşık beyin, maşuktan başka bir şey düşünemez hale gelir. Aşk, maşukun olumsuz yönlerini mantıklı bir şekilde görüp irdeleyebilme yeteneğini insanın elinden çekip alır. Aşık olunan insan, melekler gibi temiz, yüzce, hatasız bir varlık olarak görünür aşık bir zihne. Bu algının doğru olmadığı çok açıktır; fakat her birimiz, ömrümüzde en az bir kere böyle bir garip halin içine düşmekten kendimizi kurtaramayız.. Peki, neden böyle bir şey başımıza geliyor; daha önemlisi, bu dünyada hem kendi hayatımızı sürdürmek ve hem de nesillerimizin devamını sağlamak için bize verilmiş bu zihinsel cihazlar acaba böyle mantıksız bir durumdan nasıl bir fayda sağlıyorlar? Bunun için “aşkın sinirbilimsel temelleri” oldukça aydınlatıcı bilgiler verebiliyor bize.

Aşkın sinirsel özü

Öncelikle “aşkın sinirbilimi” konusunu konuşacak isek, aşkın tarifini belirgin bir şekilde sınırlamamız gerekiyor. Dolayısıyla burada, esas olarak “kadın ve erkek arasındaki tutkulu bağlılık” anlamındaki aşkı esas alacağız.
Aşk nasıl  başlar? Bir insanın diğer bir insana “aşık” olması için en öncelikli uyaran “görsel” uyaranlardır. Yani, ilk görüşte aşk, gerçekten de mevcut olan bir mekanizmadır. Bir insanın görsel özellikleri, algıya ilk takılan ve beyinde en hızlı biçimde değerlendirilen ipuçlarını içerir. Elbette bundan hemen sonra, söz konusu kişinin zekası, sesi, konuşma üslubu, kültürü, statüsü gibi diğer etkenler gelir. Fakat araştırmacıların üzerinde uzlaştıkları nokta, giriş kapısının “görme” olduğu yönündedir. Bir diğer önemli bağlayıcı unsur ise, insanlarda henüz mekanizması tam kanıtlanamamış olmakla beraber varlığına dair çarpıcı kanıtlara sahip olduğumuz “feromonlar” denen koku sinyalleridir. Bu sinyaller sayesinde kendimize biyolojik olarak en uygun eşi seçme konusunda eşsiz yeteneklere sahibiz. Ter bezlerinden salgılanan “kokusuz” koku molekülleri olarak tanımlayabileceğimiz feromonlar, eş adaylarına genetik yapımız ve olası biyolojik uyumumuz hakkında bilincin algılayamadığı ama davranışlara doğrudan yön veren sinyaller verererek, bizi farkında olmadan doğru seçim yapmaya yönlendiriyorlar.
Romeo ve Juliet filminden bir sahne
Karşı cinsten bir insanın görülmesi ve çekici olarak nitelenmesi, beyinde hem cinsel uyarılma, hem de “tutkulu bağlılık”, yani aşk devrelerini uyarabilyor. Birazdan göreceğimiz gibi, aşk ile cinsel çekim süreçlerinin beyin mekanizması açısından örtüşen bir çok yönleri vardır; fakat aşkı, aşksız şehvetten ayıran çok önemli sinirsel mekanizmalar da mevcuttur. Hem cinsel arzu hem de aşk hissinin oluşmasında ortak bir çok beyin bölgesi işe karışırken, “romantik aşk” diyebileceğimiz o özel süreci yöneten özel bölgelerin varlığını da biliyoruz.

Aşık beyinde  neler oluyor?

Aşk hissi bir zihni işgal ettiğinde, beynin çalışma sistemi hem beyin görüntüleme yöntemleri ile kolayca tespit edilebilecek, hem de ortaya konan davranışlardan kolayca fark edilebilecek şekilde değişikliğe uğrar. Öncelikle, insan beyni “romantik aşkın” etkisi altında iken aktif hale gelen beyin bölgelerinin listesine bakmakta fayda var. Beyin tarama (işlevsel manyetik rezonans görüntülemesi; fMRI) sırasında, deneklerin aşık oldukları kişilerin resimlerini gördükleri, yahut onlarla ilgili düşündükleri sırada aktivitesi artan beyin bölgeleri şunlar:
- Insula bölgesinin iç kısımları (medial insula)
- Singüler korteksin ön bölümü (anterior cingulate cortex)
- Hippokampus
- Bazal gangliyonlara ait stiratum bölgesinin bazı bölümleri
- Akkumbens çekirdeği (nuc. accumbence)
Resim-1: Aşık oldukları insanların resimlerini gören kişilerin beyinlerinde, diğer kişilerin resimlerin gösterildiği durumlardan farklı olarak aktivite gösteren bölgeler görülüyor (sarı ve kırmızı renkler faaliyet düzeylerini gösteriyor). Cer: Beyincik; hi: arka hippokampus; I: İnsula; P: Putamen; C: Kaudat çekirdek
 Bu bölgelerden ilk üç tanesi beynimizin “korteks” dediğimiz kabuk bölümüne aittir ve aşkın istemli davranışlarımız üzerine olan etkilerinden bu bölgeler sorumludur. Aşık olunan kişiden başka bir şey düşünememe, her olay ve düşünceyi olabildiğince mantıksız bir şekilde maşukla ilişkilendirme, yemeden içmeden kesilme, sürekli bir heyecan ve içi-içine-sığmama hali (öfori) ve aşka dair diğer bildiğimiz hallerden işte bu bölgelerin aşırı faaliyetleri sorumludur. Listede adı geçen son iki bölge; yani stiratum ve akkumbens çekirdeği ise, beyin yarıkürelerimizin iç kısmında yer alan, bilinç-dışı (korteks-altı) sistemlere aittir. Bu bölgeler, aynı zamanda madde bağımlılığı gibi kişinin kontrolünü ele geçiren diğer durumlarda da aktifleşen ve aktif hale geldiklerinde kişiye “ödüllendirilmişlik” duygusu veren “ödül sistemi”nin en önemli parçalarıdır. Aşık olma durumunda, aşık olunan kişi ve o kişiyle ilgili hemen her şeyin sürekli zihni işgal etmesi ve zihnin her vesile ile aşık olunan kişi ile uğraşması, maşuku düşünme sırasında bu merkezler tarafından sağlanan “ödüllendirilme” hissi ile doğrudan ilişkilidir. İnsan, aşkını düşündükçe, kendisini ödüllendirilmiş hisseder, daha mutlu olur ve gittikçe onu daha fazla düşünmeye başlar. Dünyanın en tatlı kısır döngülerinden birisi, herhalde budur!
Bedenin orkestra şefi hipotalamus: Bedenimizin hayatta kalmasını sağlayan milyonlarca farklı sistemin ahenk içinde çalışması için merkezi bir kontrol sistemine ihtiyaç var. Özellikle kan dolaşımımıza salgılanarak vücuttaki bütün sistemlerin eş güdümlü çalışmasını sağlayan hormon sistemimizi en üst düzeyde kontrol eden beynimizdeki hipotalamus bölgesi, 3 gramdan daha az bir ağırlığa sahip minicik bir beyin parçası olmasına rağmen inanılmaz işler başarır. Vücudumuzda meydana gelen ve bizi hayatta tutan bütün işlemlerin en üst kontrol merkezi olan hipotalamus, açlık-tokluk hislerimizden vücudumuzun su ve tuz dengesine; cinsel itkilerimizden duygusal durumlarımıza kadar hemen her şeyimizi kontrol edebilecek onlarca farklı merkez içerir. Aşık beyinde hipotalamusun faaliyetinin arttığına dair önemli bilgilerimiz mevcut. Yalnız burada da ilginç bir istisna var: Romantik aşk ve cinsel istek durumlarında hipotalamusta bulunan bazı özel bölgelerin faaliyetlerinde belirgin bir artış olurken, “anne aşkı” (maternal love) dediğimiz özel bağlılık durumunda, hipotalamusun uyarılmadığını görüyoruz. Yani annenin yavrusuna karşı hissettiği o tutkulu bağlılık, beyinde aşkın diğer çeşitlemelerine göre böyle bir farklılık arz ediyor. Buradan, hipotalamus uyarılmasının aşkın cinsel kısmı ile ilişkisi olduğu sonucunu çıkartmamız da böylece mümkün hale geliyor.
Aşkın kimyasalları
Dopamin: Aşk duygusunun beyinde meydana getirdiği biyokimyasal değişiklikler hakkında oldukça fazla bilgimiz var. En iyi bildiklerimizin başında dopamin maddesinin artışı geliyor. Dopamin, yukarıda bahsettiğimiz “ödüllendirilme” merkezlerinin kullandığı bir kimyasal iletişim aracıdır ve bu sistemi uyaran her türlü hissi durum gibi, aşk da dopamin düzeylerini artırır. Aynen madde bağımlılarında olduğu gibi, dopaminin artışı, insanın zihnini gittikçe şiddetlenen bir şekilde aşık olduğu kişiye bağlar ve ona bağımlı hale getirir.
Serotonin: Bir diğer madde, tokluk, ruh durumunun düzenliliği ve mutluluk düzeyimizle yakında  ilgili olan serotonin (5-hidroksi triptamin) adlı kimyasal maddedir. Serotonin, aşkın ilk safhalarında seviyesi belirgin şekilde azalan bir maddedir. Normalde, serotonin azlığı insanlarda depresyona eğilimi artırır ve depresyonun en yaygın tedavi yöntemlerinde birisi de serotonin seviyesini artıran ilaçlardır. Aşık bir beyinde genellikle hakim olan “bulutlu hava” hissi de muhtemelen bu serotonin eksikliğinden kaynaklanır ve bu “eksiklik”, aşık olunan kişiyle bir araya gelerek tamamlanmak üzere, kişinin bütün zihinsel ve fiziksel mesaisini maşukuna yöneltmesini sağlar.
NGF: Özellikle taze aşıklarda miktarının arttığını bildiğimiz bir başka madde ise sinir gelişim faktörü olarak bilinen NGF (neuro growth factor) adlı maddedir. Bu maddenin romantik duyguların ortaya çıkmasında çok önemli bir aracı olduğu konusunda geniş bir görüş birliği mevcut. NGF normal bir beyinde sinir gelişimini uyaran ve sinir sisteminin arızalarının giderilmesini kolaylaştıran etkilere de sahiptir. Dolayısıyla “aşkın insana iyi geldiğini” en azından NGF artışı bağlamında, biyolojik bir nedene bağlamak mümkün gözüküyor... Bu arada, aşksız cinsel dürtülerin hakim olduğu durumlarda NGF artışı gözlenmiyor, onu da belirtelim.
Oksitosin: Bir insan aşık olduğunda, onu maşukuna bağlayan çok kuvvetli hisler yaşadığını; ondan bir an bile ayrı kalmak istemediğini biliriz. İnsanlar arasında bağlılığı sağlayan en önemli hormonlardan bir tanesi, beynimizin hipotalamus bölgesinden salgılanan oksitosin adlı hormondur. Oksitosinin en bilinen özelliği, cinsel birleşme sonrasında, doğumda ve doğum sonrası annenin süt salgılamasında çok önemli fizyolojik roller üstlendiğidir. Ama oksitosinin etkileri sadece bununla sınırlı değil. Birbirlerine sarılarak selamlaşan, hatta sadece tokalaşan insanlarda bile oksitosin düzeylerinin arttığını biliyoruz. Yani oksitosin, sadece cinsel duygular açısından değil, insanların diğer iletişim yolları açısından da birbirlerine bağlanmasını sağlayan bir kimyasal sinyal olarak iş görüyor. Annenin bebeğine olan düşkünlüğünün büyük oranda oksitosine bağlı olduğunu; oksitosin eksikliğinde bu duyguların doğru dürüst yaşanamadığını da biliyoruz. İşte aşk söz konusu olduğunda oksitosin hormonunun salgılanma miktarının artışı da o yüzden bizleri şaşırtmamalı; gerçekten de aşık beyinde oksitosin, normal bir beyinden kat be kat fazla salınarak, kişinin maşukuna başlanmasını sağlayan en önemli kimyasal altyapıyı oluşturuyor.
Vazopressin: Yaygın olarak bilinen fizyolojik işlevi açısından “vücuttan idrarla atılacak olan su miktarını kontrol eden” vazopressin (diğer adıyla anti-diüretik hormon; ADH) hormonu, aşık beyinden fazla salgılanan bir diğer madde. Vazopressin sadece idrarla ilgili işler görmüyor; özellikle erkeklerde saldırganlık davranışı ile doğrudan bir ilişkisi var. Saldırganlık sergileyen hayvanlarda vazopressin mitarının arttığını biliyoruz. Muhtemelen aşık bir beyinden fazlaca salgılanan vazopressin “aşkı için her şeyi yapmayı göze alan” aşıkları ortaya çıkartan önemli kimyasal sinyallerden birisi.

Aşkın gözü  kördür; hem de gerçekten!

Aşık bir beyinde normal bir beyine göre nelerin daha “fazla” salgılandığını ve faaliyete geçirildiğini kısaca gördük. Fakat aşık beyinde bir de, normal bir beyinde gayet sağlıklı bir şekilde faaliyet göstermesine rağmen, aşk devreye girince faaliyeti azaltılan veya durdurulan bölgeler var. Bunları da anladığımızda, aşkla ilgili kafa karıştıran bir çok davranışın temellerini daha iyi fak edebiliyoruz.
Ön beynin baskılanması; yahut “aşka bağlı akıl tutulması”: Aşık insanların beyinleri üzerinde yapılan görüntüleme çalışmalarının ortaya koyduğu en ilginç sonuçlardan birisi, beynin ön (frontal) bölgelerinde yer alan “akıl yürütme” ve “planlama” ile ilişkili bölgelerde izlenebilen baskılanma. Gerçekten de aşık bir beyinde, akılcı ve eleştirel düşünmeyle ilgili ön beyin bölgeleri büyük oranda devreden çıkmakta. Bu bölgelerin baskılanması, aşık bir insanda bize çok tanıdık gelen bir kaç olayın açıklanmasını da kolaylaştırıyor aslında: Aşık olan insan, hepimizin gayet iyi bildiği gibi, maşukunun kusurlarını görmeme, iyilik ve güzelliklerini ise alabildiğine abartma eğilimindedir. Kritik düşünme yetisi zihnini çoktan terk etmiş olduğu için, aslında gayet norma bir insan olan maşukunun her hareketinde bir hikmet aramaya, her halinden güzellikler devşirmeye başlar. Aşık zihin, böylece adeta maşukunu güzellemeye adanmış bir çalışma sistemine döner. Ayrıca, sakar aşık kalıbını bilirsiniz; aşık olan kişi, özellikle aşık olduğu insanla karşılaştığında kimi zaman eli ayağı birbirine dolanır, normalde yapmayacağı bir sürü saçma hareketi ardı ardına sergilemeye başlar. İşte bu “hareket koordinasyonsuzluğu” da muhtemelen, bazı aşıklarda, beynin ön kısmındaki baskılamanın çok geniş olması nedeniyle, vücut hareketlerini planlayan frontal bölgeleri de etkisi altına almasından kaynaklanıyor olabilir.
Aşık bir beynin mantıklı düşünme bölgelerinin baskılanmasıyla ilgili ilginç bir bulgu daha var: Aşık insanlardaki bu akıl tutulması, sadece aşık olunan kişi söz konusu olduğunda geçerli. Aşık kişiler, meslekleri veya hayatın diğer alanlarıyla ilgili kararlar alırken akılcılıklarından pek bir şey kaybetmiyor. Yani aşık insanın aklını başından sadece maşuku alabiliyor!
Resim-2. Aşık bir beyinde, aşık olunan kişinin resimlerine bakarken faaliyetleri baskılanan bölgeler kırmızı ve sarı renklerle gösteriliyor. Özellikle beynin ön-sol tarafındaki alanın baskılanması ilginç; zira bu alan, “beğenilmeme-tiksinme” durumunda faaliyeti artan alanlardan birisi ve bu durumda tam tersi bir etki (hayranlık?) göze çarpıyor.
Resim-3: Anne aşkı (maternal love) ve romantik aşk durumlarında baskılanmaya uğrayan (faaliyetleri azaltılan) beyin bölgelerinin işlevsel MRI’da görünüşü (sarı ve kırmızı renkler baskılanma düzeyini gösteriyor). mt: Orta şakak lobu; op: arkafa ve yankafa (oksipital-parietal) loblar arasındaki sınır; tp: temporal kutup; LPF: lateral prefrontal korteks. Özellikle LPF olarak işaretlenmiş, beynin ön bölümündeki alanların eleştirel akıl yürütme ile ilgili alanlar olması dikkat çekici.

Cesur aşıklar! Aşık beyinde faaliyetlerinin baskılandığını bildiğimiz bir başka bölge de “amigdala” adlı korteks altı bir bölgedir. Amigdala, hislerimize yön veren “limbik sistem” adlı sistemin önemli bir parçasıdır. Latince “badem” anlamına gelen ismini, beynin şakak (temporal) lobların içine gömülmüş badem biçimli yuvarlak bir bölge olmasından alır. Amigdala, özellikle korku, öfke ve fobiler gibi şiddetli duyguların hafızalarını depolayan ve bu duygularla ilişkili davranış kalıplarını yöneten en önemli bölgelerden birisidir. Aşık beyinde amigdala bölgesinin faaliyetinin baskılanması, özellikle korku duygusunun azalmasını, kişinin normalde girmeyeceği risklere görmesini sağlar. Bu sayede “gözüpek aşık” modeli, aşkın bir yan etkisi olarak, beyinde kendiliğinden ortaya çıkıverir. Amigdalanın faaliyetini baskılayan bir diğer bilindik durum ise, cinsel birleşmenin orgazm safhasında, erkeklerde meydana gelen boşalma (ejekülasyon) anıdır.
Şekil 4. Hem erkek hem de kadınlarda anne aşkı (sarı) ve romantik aşk (kırmızı) sırasında aktifleşen bölgelerin görüntüleri. Çakışan bir çok bölge olduğu gibi, gerek maternal, gerekse romantik aşka özel bölgelerin varlığı da dikkat çekiyor. Kılsatmalar: aC: Ön singulat korteks; aCv: aC’nin ventral bölümü; C: Kaudat çekirdek; I: İnsula; S: Striatum; PAG: Periakuaduktal gri madde (bu bölge beyne giden ağrı duyusunun engellenmesinde de görev alır); hi: Hippokampus.

Peki, sonra  ne oluyor?

Aşk duygusunun alevlendiği ilk dönemler, yukarıda da gördüğümüz gibi, dopamin, NGF ve vazopressin gibi kimyasalların arttığı, serotoninin azaldığı ve beyin kimyasının köklü bir biçimde değiştiği bir garip durumu karşımıza çıkartıyor. Gerçekten de taze aşıkların halleri, ömürlerinde aşkı tatmış insanlara dahi garip gelecek kadar sıradışı olabiliyor. Artık bunun neden böyle olduğunu biliyoruz. Peki yıllar süren birlikteliklerden sonra bu duygular nasıl normale dönüyor; yahut zaman geçtikçe aşk ölüyor mu?
Aşkın ilk başta gözlenen ateşli safhaları, aradaki muhtelif engellerin aşılarak maşukla bir olunmasını sağlayacak gücü insana vermesi bakımından elbette önemli. Fakat şu da bir gerçek ki, bu tip kuvvetli duyguların bir ömür boyu insanları etki altına alması, biyolojimiz açısından pek faydalı bir durum olmayacaktır. Aşık olan insan, aşık olduğu kişi ile kalıcı bir birliktelik sağlamaya ve cinsel itkilerden kaynaklanan arzularını tatmin etmeye başladıktan sonra, aşkın dönüşmeye başladığını görüyoruz. Uzun süre devam eden birlikteliklerde ve başarılı evliliklerde, yukarıda saydığımız “aşık beyin” bulgularından bir çoğunu bulamıyoruz. Ama görebildiğimiz bir şey var: Bu insanlar, birbirleri olmadan yaşamaya dair bir hareket tarzı ortaya koyamıyorlar. Erkek ve kadın, uzun süreli ve başarılı bir birlikteliğin ardından tek bir bütünün parçaları olarak davranmaya başlıyorlar. Kısacası, aşk ölmüyor ama “dönüşüyor”. İlk dönemlerde hislerin ve duyguların etkisi, yani, limbik sistemin komutları altında gerçekleşen “aşkın bacayı sardığı” dönemler, yıllar içinde beynin daha üst merkezleri tarafından yönetilen akılcı-insani-üst seviyeli bir birlikteliğe dönüşüyor.
Bu dönüşümün gerçekleşmediği durumlarda “aşkımız bitti” gibi gerekçelerle çiftlerin birbirlerinden ayrıldıklarını sıklıkla görebiliyoruz. Bunun en muhtemel nedeni, insanların çoğunun maşukuna değil; aşkın o ilk safhalarındaki heyecana aşık olmaları. Aynen tehlikeli sporlara tutkun adrenalin bağımlıları gibi, insanların önemli bir kısmı da, beynin bu çocuksu itkilerine gem vurma konusunda isteksiz davranıyor ve her yaşta o “liseli aşk heyecanı” diyebileceğimiz heyecanı aramaktan kendilerini alıkoyamıyorlar. Kısacası, insanın zihni, yukarıda da belirttiğimiz gibi, her zaman maşukunun peşinden gidiyor ve onu kaybetmeye kolay kolay dayanamıyor.

Bütün   bunların anlamı ne?

Aşkın sinirbilimsel temellerine dair bu (olabildiğince) kısa özetten sonra, bunların her birimiz için ne anlama geldiğini de elbette düşünmemiz gerekiyor. En başta “bu mantıksız görünen durumlar bize nasıl bir fayda sağlıyor?” diye sormuştuk. Aslında cevap oldukça basit: Aşkın taze ve “alevli” olduğu dönemlere dair yukarıda sıraladığımız ilginç zihinsel durumlar, aşıkların bir araya gelmesini sağlayacak çok önemli itkileri ortaya çıkarmakta. Bu itkiler sayesinde, insan türünün devamını sağlayacak cinsel birleşme ve dünyaya yeni bireyler kazandırma yolunda üzerimize düşen görevi büyük bir iştiyakla yerine getirebiliyoruz. Yani insanın aklını alan, elini ayağına dolaştıran bu garip his, yani aşk, türümüzün devamını sağlamaya yönelik en önemli mekanizmalardan birisi. Bu mekanizmaların doğru çalışmadığı insanlar, genlerini aktarma yeteneğinden de mahrum kalacakları için, bu bozukluklarını da gelecek nesillere aktarma şansları düşük. Milyonlarca yıldır aynı kanunlar işlediği için, bu gün aşk denen duygu karşısında neredeyse hepimiz aynı çaresizliği yaşıyoruz. İyi ki de yaşıyoruz; bu sayede (sayıları maalesef gittikçe azalsa da) mutlu yuvalarda sağlıklı zihinlerle çocuklarımızı yetiştirebilme yeteneğimizi halen muhafaza edebiliyoruz.
Elbette kültürel evrimin bizi biyolojik yasalarımızdan uzağa savurduğu bir çok durum arasında, aşk ve birliktelikler de paylarına düşeni alıyorlar. Çarpıtılmış estetik algılar, kozmetiklere boğulmuş insanlar, hislerine değil de kendilerine belletilmiş kalıplara göre yaşamaya mecbur kalmış topluluklar, bizi biyolojimize yerleştirilmiş bu paha biçilmez yetenekleri kullanamaz ve onlardan fayda devşiremez hale getiriyor. Halbuki milyonlarca yıllık yaşam planından edinilmiş bilgeliğin yanında günlük modaların ne kadar önemsiz olduğunu bir fark edebilsek, mutluluk dediğimiz kelimenin anlamını çok daha iyi kavrayabileceğiz.






Alıntı : http://www.nbeyin.com/content_detail-275-540-ask-beyinde-mi-kalpte-mi?.html#.U72qUiQojT4