2 Mart 2015 Pazartesi

Evrime Moleküler Bakış: Proteinlerin Söyledikleri

İlkel atmosferden esinlenerek yaratılmiş bir görsel. Hem aktif atmosfer hareketleri, hem de diğer dış etmenler çorbada hayat için gerekli enerjiyi sağlıyordu. Kaynak: archaeologynewsnetwork.blogspot.com
İlkel atmosferden esinlenerek yaratılmiş bir görsel. Hem aktif atmosfer hareketleri, hem de diğer dış etmenler çorbada hayat için gerekli enerjiyi sağlıyordu. Kaynak: archaeologynewsnetwork.blogspot.com
Bütün canlılar, tek hücrelisinden çok hücrelisine, oldukça karmaşık canlılardır. İlk canlının nasıl ortaya çıktığı; bu canlıdan şimdiki ve geçmişteki türlerin nasıl meydana geldiği, canlılar arasındaki farklılıkların hangi temeller üzerine yükseldiği gibi sorular, çok uzun yıllardır tartışılan önemli sorulardır. Bilim dünyası olarak, bilgimizin ve anlayışımızın geniş ve yeterli olduğu pek çok konuya tatmin edici cevaplar verebiliyoruz; bunu günümüzde durmaksızın çalışan binlerce bilim insanının her yıl yapıtğı çalışmalar, aldıkları patentler ve yayınladıkları makaleler sayesinde görebiliyoruz. Öte yandan, bilgimizin sınırlı olduğu durumlar da var; bunlardan bir tanesi olan ilk canlının nasıl ortaya çıktığı sorusu ve bu oluşumun fiziksel prensipleri, hala aydınlatılmayı bekleyen sorulardan bir tanesi. İlk canlı “bir şekilde” ortaya çıktıktan sonra, bu canlının zaman içerisindeki değişimini evrim teorisi ele alır. Her ne kadar gündelik hayatta sürekli tartışılan bir konu olsa da, bilim dünyasında evrimin varlığı artık tartışma noktasının çok ötesinde. Elbette, bu evrim sürecinin nasıl işlediği, hangi prensipler üzerinden yürüdüğü, Darwin görüşünün yeterliliği gibi sorular tartışılıyor; ancak artık canlıların daha ilkel canlılardan köklenerek ve zaman içerisinde değişerek ortaya çıktıkları su götürmez bir gerçek. Pek çok örnek ile bu değişim anlatılabilir; Kuzey Amerika’daki serçelerin bölgelere göre renk ve kütlelerindeki değişimler; Galapagos Adaları’nda Darwin’in gözlemlediği farklı gaga yapılarına sahip ispinozlar; ve gene Amerika kıtasında bulunan farklı renklere sahip fare yılanları “büyük boyutlu” evrime örnekler [1-4]. Öte yandan, bütün bu başkalaşımların altında yatan genetik değişimler ve bu değişimlerin sonuçlarının ilk olarak gözlendiği proteinler, evrime “moleküler” açıdan da yaklaşmamıza yardım ediyor.
İnsülin almaç proteinin üç boyutlu yapısı, proteinlerin ne kadar karmaşık  ama aynı zamanda düzenli yapılar olduğuna iyi bir örnektir. Kaynak: http://www.rcsb.org
İnsülin almaç proteinin üç boyutlu yapısı, proteinlerin ne kadar karmaşık ama aynı zamanda düzenli yapılar olduğuna iyi bir örnektir. Kaynak: http://www.rcsb.org
Proteinler, bütün canlılarda (ve eğer canlıdan saymazsanız, virüslerde) bulunan, yirmi tane farklı amino asidin canlıdaki genetik bilgiye göre uçuca eklenmesi ve sonrasında da canlı ortamında belli bir üç boyutlu yapıya katlanması ile oluşan büyük moleküllerdir. Prensip olarak sonsuz çeşitlilikte protein üretilebilir; bu özellikleri canlılarda görülen binlerce farklı işlev ve yapıyı açıklamakta rahatlıkla kullanılabilir. Dahası, proteinlerin amino asit dizilimi doğrudan genler tarafından kontrol edildiği için, çalışmakta olan bir gende meydana gelen değişiklikler, bu genin üretiminden sorumlu olduğu proteinlerin de hem dizilimlerinde, hem de üç boyutlu yapılarında kendini gösterir. Bu özellikleri sayesinde, proteinler bizim için genetik değişimleri de ölçme ve inceleme açısından oldukça önemli bir noktadadır.
Proteinlerin canlı içerisindeki üretimini kısaca özetleyelim. Her canlıda DNA (deoksiribonükleik asit) içerisinde bulunan genetik bilgi, mRNA’lar aracılığıyla (ribonükleik asit; daha özelde messenger/mesajcı ribonükleik asit) canlıdaki protein üretiminden sorumlu olan yapılara taşınır. Buralarda ise tRNA (taşıyıcı RNA) yardımı ile mRNA’lar üzerindeki bilgi okunarak protein üretimi gerçekleşir. Hem bu uçuca ekleme süresinde, hem de daha sonrasında proteinler zincir hallerinden üç boyutlu özelleşmiş yapılarına katlanırlar; bu katlanma hem amino asit dizilimi, hem de hücre içerisindeki fiziksel ve kimyasal koşulların etkisindedir. Üretilen ve doğru şekilde katlanan proteinler ise, artık canlı içerisindeki işlevlerini yerine getirmeye hazırdır. Proteinlerin katlanması üzerine benimve Murat Çetinkaya‘nın yazılarına göz gezdirebilirsiniz.
Canlı içerisindeki proteinler pek çok farklı görevde bulunurlar; kasların hareketini sağlayan aktin ve miyozin isimli proteinler, bizim gibi çok hücreli canlıların yer değiştirmesini sağlar. Gözde bulunan rodopsin ve fotopsin gibi proteinler, ışığın algılanmasına neden olur ve görme kabiliyetimizin ilk basamağını oluşturur. Tripsin ve pepsin gibi proteinler, canlıdaki pek çok kimyasal tepkimeyi hızlandıran enzimlere birer örnektir.
Hem genetik bilginin birer dışavurumu, hem de canlılardaki işlevselliğin öncüleri olarak, proteinler oldukça temel ve özel bir noktada bulunmaktadır. Doğru amino asit dizilimine sahip olmayan bir protein, canlı içerisinde işlev göstermesini sağlayan üç boyutlu yapısına katlanamaz ve ya katlansa bile, herhangi bir işlev gösteremez. Vücut sıcaklığındaki ufak değişimler, bu kırılgan üç boyutlu yapıları etkileyebilir ve her ne kadar doğru dizilime sahip olsa da, protein daha farklı bir yapıya katlanabilir veya tamemen eriyebilir. Her iki durumda da, vücutta beklenmedik tepkiler oluşacaktır. Bizler ise, proteinlerin amino asit dizilimlerini inceleyip sınıflandırarak hem canlıların genetik bilgisine dair fikir yürütebiliyoruz, hem de birbirine benzer ama farklı türlerin proteinlerini karşılaştırarak ne gibi değişimlerin canlılarda farklılıklara yol açtığını anlayabiliyoruz. Dahası, soyu tükenmiş canlıların proteinlerini tekrardan üretebiliyor ve milyonlarca yıl önce gerçekleşen hangi değişimlerin günümüzde türler arasındaki farklılıkları ortaya çıkardığını kavrayabiliyoruz. Glükokortikoid alıcı proteinler ve bunların evrimi üzerine yapılan son çalışmalar, proteinlerin evrim konusunda bize anlatabileceklerine uygun bir örnek oluşturuyor.
Glükokortikoid alıcı proteinler (GR), canlılarda bulunan ve kortizol ve aldosteron gibi steroid hormonlarının bağlandığı almaçlardır. Bu hormonların bağlanmasının ardından, belirli genlerin çalışmasını sağlayarak canlının gelişimini, metabolizmasını ve bağışıklık tepkisini düzenler. Benzer şekilde, mineralokortikoid alıcılar (MR) ise, alodosteronun bağlanması sonrasında vücut içerisindeki iyon dengesi ile bağırsak ve böbrek hareketlerini düzenler. Her iki alıcı protein grubunun da evrimsel geçmişi, yaklaşık 450 milyon yıl öncesinde varolan kortikoid alıcılara (CR) kadar takip edilebilmiştir. CR’ye sahip olan canlılarda meydana gelen gen çoğalması ile öncelikle iki tane CR geni ortaya çıkmış, daha sonrasında da her bir kopya giderek farklılaşarak GR ve MR alıcılarına dönüşmüştür. MR proteinleri CR ile işlev açısından büyük benzerlik gösterirken, GR proteinleri sadece kortizole bağlanacak şekilde evrimleşmiştir. Hem günümüzdeki türlerden, hem de fosillerden alınan örnekler sayesinde, 450 milyon yıl önceki atasal CR proteini ve onun üretiminden sorumlu olan genin dizilimi, %95 gibi bir doğruluk payı* ile tespit edilebilmiştir [5].
Atasal CR proteini, MR ve GR’nin sahip olduğu hormon bağlama özelliklerini taşır. İnsandaki GR kortizole bağlanırken, aldosteron ve diğer hormonlara karşı tamamen tepkisizdir. Tam tersi şekilde, köpekbalıklarında bulunan GR ise kortizole karşı tepkisizdir; kortizolün stres yönetimindeki rolü de göz önüne alındığında, köpekbalıklarının oldukça stressiz canlılar olduğunu söyleyebiliriz. Diğer yandan, atasal CR proteini, hem aldosteron, hem kortizol, hem de diğer hormonlara karşı oldukça heveslidir. Kısacası, atasal proteinimiz günümüzde iki farklı canlı grubunda görülen bağlanma özelliklerinin tamamını içerecek şekilde çalışırken, ondan türeyen canlılarda iki farklı alıcı ve haliyle de iki farklı hormon bağlama özelliği gelişmiştir.
  • Atasal CR proteininin üç boyutlu yapısı.  http://www.rcsb.org/pdb/explore/explore.do?structureId=2q3y adresinden daha detaylı ve üç boyutlu interaktif görüntülemeye ulaşabilirsiniz.
    Atasal CR proteininin üç boyutlu yapısı. http://www.rcsb.org/pdb/explore/explore.do?structureId=2q3y adresinden daha detaylı ve üç boyutlu interaktif görüntülemeye ulaşabilirsiniz. Aynı sitede 3RY9 ve 3GN8 kelimeleri ile sırasıyla GR1 ve GR2 proteinlerine ulaşabilirsiniz.
    MR ve GR proteinlerini içeren yüzlerce canlının arasında yolumuzu bulmamız çok zor. Bu yüzden, atasal CR’ye, ve ondan hemen sonra gelen ilk GR proteinlerine odaklanalım. Atasal CR proteini, ilk ortaya çıkan alıcı protein. Kortisol, aldosteron ve diğer steroid hormonların bağlanma konusundaki aynı derecede hevesli olan bu protein, yaklaşık 30 milyon yıllık bir süreç sonrasında, köpekbalıklarında görülen GR proteinlerinin atasına 25 amino asitte değişime uğrayarak evriliyor. Köpekbalıklarının atası olan protein (GR1), gene aldosteron, kortisol ve diğer hormonlara bağlanıyor, ancak bu bağlanma isteği atası olan CR’ye göre daha zayıf. 20 milyon yıl kadar sonra ise, insanlarda ve balıklarda bulunan GR proteini, köpekbalıklarındaki atasal proteinden 36 amino asitlik bir değişime uğrayarak evriliyor ve artık sadece kortizole bağlanan bir alıcı haline geliyor (GR2). Bu üç proteinin ortak noktası ise, evrimsel açıdan birbirlerin bağlı olmaları [6].
Bu üç protein arasındaki işlev farkını nasıl anlayabiliriz? İlk başta, herbirinin üç boyutlu yapılarını karşılaştırmak iyi bir fikir gibi duruyor. İşlevleri farklıysa, yapıları da büyük ihtimalle farklıdır ve yapıdaki bu değişim, işlevdeki farklılığı açıklayabilir. Ancak hayır; her üç proteinin de yapısı birbirine çok benziyor. Bu benzerlik o kadar yüksek ki, üç yapı arasındaki fark, yaklaşık iki bin atom içermelerine rağmen birkaç hidrojen atomunun boyutunu geçmiyor; iki insan boyu arasındaki farkın birkaç milimetre olması gibi [7,8]. O halde, yapısal farklar işlev farkını açıklayamıyor.
Başka hangi farklılıklara odaklanabiliriz? Atasal CR ile köpekbalıkları arasında 25 amino asitlik fark olduğunu biliyoruz. Aynı şekilde, insanlar da köpekbalıklarından 36 amino asit ile ayrılıyor. O halde, işlev farkı bu amino asit dizilimindeki farklılıklardan ortaya çıkmalı. Bu önermeyi test etmenin de en iyi yolu, 25 ve 36 amino asit değişimi deneysel olarak teker teker gerçekleştirmek ve hangi noktada iki proteinin işlevinin aynı olduğunu bulmak. Köpekbalıkları ile insanlar arasındaki 36 amino asit değişimi tek tek gerçekleştirildiği zaman, sadece 2 tane değişimin kortizole bağlanma isteğini arttırdığını, bunların yanında da 3 tane değişimin aldosteron ve diğer hormonlara karşı olan ilgiyi çok büyük ölçüde düşürdüğünü gözlemliyoruz. Toplamda 5 eden değişimlere de proteini daha kararlı olmasını sağlayan 2 tane daha değişim eklersek, köpekbalıklarının atası olan proteinden insanlar ve balıklarda olan GR proteinin işlevini elde etmiş oluyoruz. Aynı şekilde, tam tersi yol izleyip insanlardaki atasal proteinden bu beş amino asidi değiştirerek köpekbalıklarındaki işlevi yakalama çabamız ise sonuçsuz kalıyor. Oldukça ilginç, çünkü köpekbalıklarından beş adımda geldiğimiz yolu geriye takip edemiyoruz. Aynı yolu geri takip etmek için, beş tane daha değişim gerçekleştirmemiz lazım. Yani, beş adımda köpekbalığından insana gelebiliyoruz, ama geri dönmemiz on adım sürüyor. Bu ilginçliğin sebebi ise, gerçekleşen beş değişimin, proteini dengesiz ve kararsız bir hale getirmesi; ekstradan gelen beş değişim olmazsa, proteinimiz hiçbir şekilde üç boyutlu haline geri dönemiyor.
Atasal CR proteinlerinde gördüklerimiz, gerçekten çok önemli; aralarında 20 milyon yıl olan iki proteinden bir tanesini sadece beş değişim ile, ki toplam amino asit sayısına baktığınızda bu yaklaşık %4’lük bir değişimdir, işlev olarak tamamen farklı bir proteine dönüşebiliyor. Toplamda on değişim, yani %8’lik bir fark, iki proteinin işlevi arasında dağlar kadar fark olmasına yol açıyor ve proteinin bütün hareketini (dinamiğini) değiştiriyor. Bütün bunlar ise bize işlev değişimi için çok genetik olarak büyük değişiklikler gerekmediğini, doğru yerde gerçekleşecek ufak değişikliklerin işlev olarak büyük farklar yaratabileceğini, öte yandan rastgele gerçekleşecek değişimlerin de canlı için ölümcül olacağını gösteriyor. Özetle, proteinlerde işlev farkına yol açan değişimler arasında bir tür iletişimden söz etme şansımız var.

Atasal CR, Atasal GR1 ve GR2 proteinleri ile, günümüzde farelerde bulunan GR proteinlerinin amino asit dizilimleri. Çok büyük ölçüde benzerliği görebilirsiniz. * ile işaretli amino asitler, aldosteron ve kortizole doğrudan bağlanan amino asitleri gösteriyor. Kaynak: Supporting Online Material for Crystal Structure of an Ancient Protein: Evolution by Conformational Epistasis Eric A. Ortlund, Jamie T. Bridgham, Matthew R. Redinbo, Joseph W. Thornton


Şimdiye kadar anlattıklarımı umarım takip edebilmişsinizdir. Buradan sonra çok kısaca işlev farklılığına yol açan değişimlerin olasılığına girmek istiyorum. Eğer on değişimin her biri birbirinden bağımsız olarak gerçekleşmiş olsa, ve her değişim için sadece bir tane doğru yer ve doğru amino asit olduğunu varsaysak, elimizde, 250 amino asitlik bir protein için (250 x 20 )10, yani yaklaşık 1030 tane farklı olasılık var demektir. Bırakın 20 milyon yıllık bir süreci, 400 milyon yıllık bir süreçte bütün bu olasılıkların taranması ve doğru olanın bulunması, her yıl yeni bir çocuk dünyaya getiren insan (eğer her çocuk tam olarak istediğimiz on tane değişimin ile doğarsa) için en azından 1023 kişilik bir nüfusa karşılık gelir. Şimdiki dünya nüfusunun 109 seviyesinde olması 1023 kişinin ne kadar fazla olduğunu gösterebilir. Böyle bir durumda, elbette farklı ve açıklanamayan güçlerin devreye girdiğini ve mucizevi bir şekilde tam da işe yarayan değişim kümesinin gerçekleştiğini düşünmek, hiç de mantıktan uzak bir yaklaşım değildir. Lakin, biraz önce yaptığım hesapta varsaydığım nokta, her bir değişimin birbirinden bağımsız olarak gerçekleştiğiydi. Yani, A amino asidindeki değişimin B’dekinden haberi yoksa, benim yaptığım hesap doğru sonuçları veriyor. Ancak, doğada gözlemlediğimiz şey, bu değişimler arasında bir iletişim olduğu, bu yüzden A değişiminin B değişimi ile ilişkili olduğu. Bu iletişimin şiddeti, 10^30 ile ifade edilen olası değişim kümesini, çok çok daha az bir seviyeye indirgiyor. Öyle ki, bazı amino asitlerin diğerlerine göre daha rahat değişim geçirebildiğini de göz önüne alırsak, 400 milyon yıl süren doğa deneyi sonucunda farklı işleve sahip iki protein ailesinin türemesi, etkileyici fakat şaşırtıcı olmaktan çıkıyor.
Bu yazıda bahsettiğim evrimsel süreç, sadece insan ve köpekbalıklarındaki GR proteinlerine özgü değil. Hücre zarında bulunan ve opsin adı verilen alıcı proteinler ve yeşil ışık yayan proteinlerin geçmişi de, bu yazıda bahsettiğim GR proteinlerinin geçmişi ile büyük benzerlik gösteriyor. Özetle, proteinlerin yapısı ve işlevi üzerine yoğunlaştıkça, doğada süregelen evrim sürecine dair çok çarpıcı ve aydınlatıcı örnekler bulmamız, hiç de zor değil.
Notlar:
* Amino asıt dizilimi bilinmeyen bir proteinin dizilimini bulmak oldukça karışık ve zor bir iş. Öncelikle, günümüzde varlığını sürdüren veya yakın zamanlarda soyu tükenmiş, evrimsel açıdan benzer olan canlılarda, aynı işlevleri yapan proteinlerin dizilimleri toplanıyor, ardından da bu süreç tarihsel ve evrimsel olarak olabildiğince geriye dönük yapılıyor. Bu sayede, GR proteinleri için yaklaşık 300 farklı canlıdan toplanan dizilimler karşılaştırılıyor. Bazı amino asitlerin yeri net bir şekilde ortaya çıkarken, bazılarınınki ise tartışmaya açık kalıyor. Bayes istatistiği denilen ve eldeki bilgiye bağlı olarak rastgele değişkenler üzerinden olasılık hesabı yapmanıza izin veren teori ile (bu bir nevi koşullu olasılık hesabı) belli olaslıklarla amino asitlerin hem cinsi hem de yeri tahmin ediliyor, teknik ismi ile “sonsal olasılık” (İng. Posterior probability) değerleri ile birlikte sunuluyor. GR proteinleri için hesaplanan ortalama sonsal olasılık %93.4-%95.2 arasında değişiyor. Kısacası, %95 gibi bir doğruluk payı ile GR proteinlerinin 450 milyon yıl önceki dizilimlerini tahmin edebiliyoruz.
Kaynakça:
2-http://listverse.com/2011/11/19/8-examples-of-evolution-in-action/
5-Thornton, Joseph W., Eleanor Need, and David Crews. “Resurrecting the ancestral steroid receptor: ancient origin of estrogen signaling.” Science301.5640 (2003): 1714-1717.
6-Bridgham, Jamie T., Sean M. Carroll, and Joseph W. Thornton. “Evolution of hormone-receptor complexity by molecular exploitation.” Science 312.5770 (2006): 97-101.
7-Glembo, Tyler J., et al. “Collective dynamics differentiates functional divergence in protein evolution.”PLoS computational biology 8.3 (2012): e1002428.
8-Ortlund, Eric A., et al. “Crystal structure of an ancient protein: evolution by conformational epistasis.”Science 317.5844 (2007): 1544-1548.



ALINTIDIR : http://www.acikbilim.com/2015/02/dosyalar/evrime-molekuler-bakis-proteinlerin-soyledikleri.html

1 Mart 2015 Pazar

Peygambere Roma'dan İthal İftira: Kureyza Katliamı




Walid N. Arafat

İslam ve Arapça Bilimleri Profesörü, Lancaster Üniversitesi.

Bu makale;

Journal of the Royal Asiatic Society of Great Britain and Ireland
(JRAS),
(1976), s.100-107’de yayınlanmıştır.

ÖZET: BU MAKALE İSPATLAMAKTADIR Kİ; KUREYZA KATLİAMI OLARAK ANLATILAN VE MUHAMMED'İN 900 YAHUDİ ÖLDÜRDÜĞÜ SÖYLENİLEN HİKAYE ASLINDA ROMA-YAHUDİ SAVAŞINDAN ALINMA "MASADA KATLİAMI" HADİSESİNİN UYDURULARAK DEĞİŞTİRİLMİŞ HALİDİR. KUREYZA KATLİAMI DİYE BİR HADİSE BU HİKAYEDEN ESİNLENEREK UYDURULMUŞTUR. (özet bana aittir)


İslâm’ın doğuşunda, Yesrib’te(daha sonra Medine olarak geçecektir) yaşayan üç Yahudi kabilesinin  yanı sıra daha kuzeyde Hayber ve Fedek’te diğer Yahudi yerleşim yerleri de vardı. İlk başta, Hz. Muhammed, kutsal bir dinin takipçileri olarak Yesribli Yahudilerin, bu yeni tek tanrılı din olan İslam’ı anlayışla karşılayacaklarını ümit ediyordu. Fakat bu kabileler, İslâm’ın sağlam bir şekilde kök saldığını ve güç kazandığını fark ettiklerinde düşmanca bir tavır takındılar. Bu mücadelelerinin âkibeti ise, Yahudi topluluklarının Arabistan topraklarından silinmeleri olmuştur.

Tarihçilerin Peygamberimizin hayatı ile ilgili yazdıkları eserlerde; Beni Kaynuka’nın[1] ve ondan sonra Beni Nadir’in[2] müslümanları tahrik ettikleri, sonrasında muhasara edildikleri, teslim oldukları ve tüm taşınabilir varlıkları ile birlikte şehirden uzaklaşmayı kabul ettikleri belirtilmektedir. Daha sonra da, Hayber[3] ve Fedek[4] boşaltılmıştır. İbn İshak’ınSîret’ine[5] göre, Medine’deki Yahudi kabilelerinden üçüncüsü olan Beni Kureyza, İslam’ı yok etmek üzere Medine’ye yapılan bir saldırıda [Hendek veya Ahzâb Savaşı] Kureyşliler ve müttefikleriyle işbirliği yapmıştır. İslâm’a karşı yapılan bu en ciddi saldırı başarısızlıkla sonuçlanmış ve sonrasında Beni Kureyza Peygamber tarafından kuşatma altına alınmıştır. Daha önce Beni Nadir’in başına geldiği gibi, bunlarda teslim olmak zorunda kalmışlar, fakat Beni Nadir’den farklı olarak bunlar, [İslâm-öncesi]müttefiklerinden olan Evs kabilesi’nden Sa’d b. Mu’âz’ın hakemliğine başvurmuşlardır. Sa’d, Yahudilerin yetişkin erkeklerin öldürülmesi, kadınların ve çocukların köle olarak sahiplenilmesi kararını vermiştir. Bunun sonucunda, Medine’nin pazar yerinde hendekler kazılmış, Kureyza’nın erkekleri gruplar halinde getirilmiş ve boyunları vurulmuştur.[6] Öldürülen kişi sayısı hakkındaki rivayetler 400 ila 900 arasında değişmektedir.

Oysa ki, bütün bu rivayetler irdelendiğinde, ayrıntılar hakkında itirazlarda bulunulabilir: 600, 800 ya da 900[7] kadar Kureyzâlı’nın merhametsizce katledildiği iddiasının yanlışlığı ortaya konabilir; bu iddianın sonradan ortaya atılmış olduğu, kaynağının kadim Yahudi rivayetlerinin teşkil ettiği, Yahudi tarihinde, bu iddianın detaylarının şaşırtıcı bir netlikle elde edilebileceği ispatlanabilir.

Bu hususla ilgili Arap kaynakları incelenecek ve Yahudi haber kaynakları hakkında da değerlendirmede bulunulacaktır. Ayrıntıların güvenirliği değerlendirilecek ve erken Yahudi tarihi ilk örnekleri belirlenecektir.
En detaylı bilgiyi içeren en eski çalışma İbni İshak’ın Sîre’sidir. Bu eser ayrıca en kapsamlı ve en çok alıntı yapılan eserdir. Daha sonraki yıllarda, tarihçiler ondan yararlanmışlar ve çoğu durumda ona güvenmişlerdir.[8] Fakat İbn İshak hicretten sonra 151 yılında, yani bahis konusu olayın gerçekleştiği tarihten 145 yıl sonra vefat etmiştir. Ondan sonra gelen tarihçiler, olayı onun anlattığı şekilde almışlar, az veya çok ayrıntıları ihmal etmişler ve onun meçhul raviler listesini gözden kaçırmışlardır. Onlar, genellikle olayı kısaltmışlar ve olay onlara sadece aktarılması gereken sıradan bir olay gibi görünmüştür. Çoğu durumda da, bu tarihçilerin olaya ilgileri bununla sınırlı olmuştur. Gerçekte bazıları, ikna olmadıklarını belirtmiş olmakla beraber, daha fazla zahmete girmeyi göze almamışlardır. 

Mamafih bu otoritelerden biri olan İbn Hacer, bu olaya karşı çıkmış ve ilgili rivayetleri“garib olaylar” olarak nitelemiştir.[9] İbn İshak’ın çağdaşlarından fıkıh alimi Malik[10] ise, İbni İshak’ı bir ‘yalancı’[11] olarak açıkça suçlamış ve bu tip hikayeleri aktardığı için onu ‘deccâl[12] olarak nitelendirmiştir.

Peygamberin siretini yazan tarihçi ve yazarların, hadiscilerin titiz kurallarını uygulamadıkları hatırlanmalıdır. Bunlar her zaman, her biri güvenilir olarak nitelenen bir rivayet zinciri vermezler; biyografik ayrıntılara ve İslam’ın ilk yıllarında yaşanan olaylara yaklaşım tarzları, Peygamberin hadislerine ya da fıkıh ilmine olan yaklaşımdan daha az titizdir. Nitekim, Medine’nin kuşatılması ve Beni Kureyza’nın düşmesi olayları, İbn İshak tarafından, içinde Kureyza Yahudileri soyundan gelen Müslüman şahısların da yer aldığı bir gurup ravinin aktardığı bilgilerden derlenmiştir.
Oysa, bu geç dönem ve kesin olmayan kaynaklar yerine, anılan olaylarla eşzamanlı ve tümüyle sahih bir kaynak olan Kur’ân yer almalıydı. Ahzâb Sûresi’nin 26. ayetinde anılan olaya çok kısa bir atıf var:

Allah kitap ehlinden olup müşriklere yardım edenleri kalelerinden indirdi ve kalplerine büyük bir korku saldı. Siz onların bir kısmını [ferîqan] öldürüyor, bir kısmını da esir ediyordunuz.

Görüldüğü üzere burada sayıyla ilgili herhangi bir bilgi yoktur.

İbn İshak, Medine’nin kuşatılması ile ilgili bölüme başlarken kaynaklarını vermektedir. Bunlar, Zebîr [b. Bâtâ] ailesinin bir andlaşmalı üyesi [مولى] ve “şaibeli görülmeyen” [من لا أتهم] diğerleridir. Bu şahıslar rivayetin çeşitli kısımlarını Abdullah b. Ka’b b. Malik, el-Zuhri, Asım b. Ömer b. Katâde, Abdullah b. Ebi Bekir, Muhammed b. Ka’b ve “diğer bir kısım ilim adamlarımızdan” [و غيرهممن علمائنا] rivayet etmişlerdir. Bu ravilerden her biri rivayete katkıda bulunmuş, böylece İbn İshak’ın versiyonu bütün bu rivayetlerin bir kolleksiyonunu oluşturmuştur. Sonraki aşamalarda, İbn İshak, Kureyza soyundan gelen başka birisinden, canı bağışlanmış olan Atiyye [عطية][13] isimli birisinden dolaylı ve rivayette adı geçen Kurazya’nın önde gelen üyelerinden biri olan Zebîr b. Bâtâ [الزبير بن باطا]’dan doğrudan alıntı yapmıştır.

Rivayet, Yahudi liderlerin düşmanca bir ittifak oluşturmak üzere Müslümanlara karşı organize olmalarını anlatmaktadır. Anılan liderlerden üçü Beni Nadîr, ikisi diğer bir Yahudi kabilesi Vâil arasında yer almaktadır. Bunlar, başta Kureyş olmak üzere; Ğatafan, Murre, Fezâre, Süleym ve Eşca‘ kabilelerini [Müslümanlara karşı] silahlanmaya ikna etmişlerdir. Böylesine bir muhasara gücü oluşturarak, Beni Nadir liderlerinden biri olan Huyey b. Ahtab, hala Medine’de bulunan üçüncü Yahudi kabilesi Beni Kureyza’yı zorlamış ve liderleri Ka’b b. Esed’in isabetli kararının aksine, Müslümanların müttefik taarruz güçlerinin karşısında duramayacakları şeklinde ümitlendirerek, onları Peygamber’e sadakatlerini bozmaya zorlamıştır. Huyey’e göre, Kureyzâ ve diğer Yahudiler bu yolla tekrar bağımsızlıklarını elde edebileceklerdi. Fakat Medine’nin muhasarası başarısızlıkla sonuçlanmış ve Yahudi kabileler [Müslümanlara karşı] tüm bu operasyonda yer almış olmalarının cezasına maruz kalmışlardır.

Âlimlerin ve tarihçilerin hikâyenin İbn İshak versiyonuna yaklaşımları; ya tereddütler karışmış bir kabullenme, ya da en azından iki önemli vak’ada görüldüğü gibi tenkid etme ve açık bir şekilde reddetme olmuştur. 

Kabullenici tutum; Peygamberin sireti ve gazvelerle ilgili rivayetler sonraki nesillerce alınırken gerekli hassasiyetin gösterilmemesi ve hadiscilerin veya fıkıhçıların eleştirel kıstaslarının uygulanmamasının bir sonucudur. Siretle ilgili rivayetler aktarılırken ya da kayıt altına alınırken, ravilerin dürüstlüğünü kontrol etme zorunluluğu yoktur.[14] Sürekli bir ravi zincirini vermek ya da ravileri vermek gerekli değildir. Bu husus, İbn İshak’ın Siret’inde açık bir şekilde görülebilmektedir. Diğer taraftan fıkıh söz konusu olduğunda, güvenilir kaynak ve kesintisiz rivayet zinciri elzemdir. Bu yüzden fıkıh âlimi olan Mâlik, İbn İshak’a değer vermemiştir.[15] 

Dolayısıyla insan, çok kolay bir şekilde, sonraki tarihçilerin ve hatta müfessirlerin İbn İshak’ın rivayetlerini aynen tekrarladıklarını ya da tüm rivayeti kısaltarak aktardıklarını görebilir. İbn İshak’tan yaklaşık 150 yıl sonra yaşamış olan Taberî bile, genellikle yaptığının aksine bir tutumla, rivayetin diğer versiyonlarını bulma çabasına girişmemiş; sadece, şöyle bir ifadeyle şüphesini ortaya koymuştur: "Vakidi, Peygamberin çukurlar kazdırdığını iddia etmiştir. İbni Kayyım, Zâdu’l-Meâd adlı eserinde olaya kısaca değinmiş, can alıcı ‘aded’ problemini görmezden gelmiştir. İbni Kesir, zihninde genel bir şüphe olmalı ki, rivayetin Hz. Aişe gibi “iyi bir otorite” tarafından aktarıldığına işaret etme ihtiyacını hissetmiştir.[16]

Rivayetin böyle sorumsuzca veya şüphe atfıyla kabul görmüş olmasıyla beraber; İbn İshak, çağdaşlarınca ya da sonraki dönem alimlerince şiddetli bazı ithamlara maruz kalmıştır. Bunlardan birisi, Siret’ine çok sayıda mevsuk olmayan veya düzmece şiirler alması[17]; diğeri ise, Beni Kureyza’nın idamları ile ilgili rivayetleri herhangi bir sorgulamaya tabi tutmaksızın kabul etmesidir.

Çağdaşlarından, ilk hadiscilerden ve fıkıh alimlerinden biri olan Malik, net bir biçimde onu ‘yalancı’, ‘deccâl’[18] ve ‘rivayetlerini Yahudilerden alan’ birisi olarak tanımlamıştır.[19]Başka bir ifadeyle, Malik, kendi kriterlerini uygulayarak İbn İshak’ın rivayetlerinin doğruluğundan şüphe etmiş ve yaklaşımını kabul etmemiştir. Gerçekten de, ne İbn İshak’ın haber kaynakları, ne de böyle bir rivayeti derme-çatma bir araya getirme yöntemi, fıkıh alimi Mâlik’e göre kabul edilebilir değildi.

Daha sonraki bir dönemde, İbn Hacer; Malik’in, İbn İshak’ı suçlamasının temel noktalarını açıklamıştır. Onun dediğine göre,[20] Mâlik, İbn İshak’ı suçlamıştır; çünkü o, Peygamber’in gazvelerine dair yazdıklarını, Medine’de yaşayan Yahudi torunlarına başvurarak, Yahudi ataları tarafından kendi bakış açılarıyla aktarılmış olan şekilleriyle, elde etmiştir. İbn Hacer bahsi geçen meseleleri “Kureyza ve Nadîr hakkındaki garip rivayetler[21] şeklinde etkili bir ifadeyle tanımlayıp reddetmiştir. Bu sarih redden daha mahkûm edici bir şey olamaz.
Bir yandan, geç dönem ve güvenilmez kaynaklara ve diğer yandan şâibeli otoritelere karşı, olayların çağdaşı ve tümüyle güvenilir bir kaynak olarak Kuran’a başvurulmalıdır. Ahzâb suresinin 26. ayetindeki referans çok kısa ve özlüdür:

Allah kitap ehlinden olup müşriklere yardım edenleri kalelerinden indirdi ve kalplerine büyük bir korku saldı. Siz onların bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da esir ediyordunuz.” 

Müfessirler ve hadisciler, sadece İbn İshak’ın rivayetini tekrar etmeye eğilim gösterirler, fakat Kuran’daki âyet, fiilen savaşa katılanlardan bahsetmektedir. Bu, savaşla ilgili bir beyandır. Bu beyanda, savaşan kişiler bahis konusu edilmiştir. Bunlardan bazıları öldürülmüş, bazıları da esir alınmışlardır. İnsan şöyle düşünüyor: Bu olayla ilgili olarak eğer 600 ya da 900 kişi öldürülmüşse, bu olayın önemi çok daha büyük olurdu. Kuran’da bu hususla ilgili daha net açıklamalar, elde edilen sonuçlar ve öğrenilmesi gereken dersler yer almalıydı. Fakat eğer sadece, suçlu liderler öldürülmüşse, bunun sonucunda Kuran’da basit bir açıklama yeterli olacaktı.

Kaynaklar hakkında söylenecek son söz: bunlar ne ilgiye şayan, ne de itimat edilir durumdadırlar. Tespitler çok geç bir döneme aittirler. Bu itibarla, rivayeti reddetmek için gerekçeler şöyle sıralanabilir:

(1) Yukarıda belirtildiği gibi, Kuran’da, bahsi geçen rivayetlere yapılan atıflar çok kısa olup çok sayıda insanın öldürüldüğünü hissettirecek herhangi bir ifade yoktur. Savaş söz konusu olduğunda, yapılan atıf fiilen savaşanlara aittir. Kur’ân, tarihçilerin herhangi bir şüphe duymaksızın kabul edecekleri tek kaynaktır. Bahis konusu olayla eşzamanlı bir metin olan Kur’an’ın anlattığının, birçok inandırıcı nedenle, olayın gerçek versiyonu olduğunu görmekteyiz.

(2) İslami hükümlere göre, sadece ihanetten sorumlu olan kişiler cezalandırılır.

(3) Bu kadar çok sayıda kişiyi öldürmek, İslam’ın adalet anlayışına ve Kur’ân’da geçen “Hiçbir günahkâr başka bir günahkârın yükünü yüklenmez”[22] temel ilkesine taban tabana zıttır. Rivayete göre gayet açıktır ki, liderler mahdut sayıdaydı ve isimleri iyi biliniyordu.

(4) Bu rivayet ayrıca savaş mahkumları ile ilgili Kur’ân’ın öngördüğü hükümlere aykırıdır. Kur’ân hükmüne göre, ya esirler karşılıksız hürriyetine kavuşturulmalı ya da fidye vererek kurtulmaları sağlanmalıdır.[23]

(5) Beni Kureyza’dan önce ve sonra teslim olan diğer Yahudi gruplarına yumuşaklıkla muamele edilip, gitmelerine izin verilirken, Beni Kureyza’nın bu şekilde katliam yapılması çok zor bir ihtimaldir. Nitekim Ebu Ubeyd b. Sallâm, Kitâbu’l-Emvâl’inde[24] şöyle bir rivayete yer verir:

Hayber Müslümanlar tarafından fethedildiğinde, Hayber halkı içinde öyle bir aile veya sop vardı ki, Hz. Peygamber’e çirkin hakaretlerdeki aşırılığıyla şöhret bulmuştu. Hz. Peygamber o gün onlara azarlama sınırlarını geçmeyecek şekilde şöyle hitap etti: “Ey Ebu el-Hukayk’ın çocukları! Ben sizin Allah ve O’nun Elçisi’ne olan aşırı düşmanlığınızı biliyorum. Fakat bu husus, [geçmişte] kardeşlerinize muamelede bulunduğum şekilde size de muamelede bulunmama mani olmayacaktır” [Yani sizi bu kin ve düşmanlığınızdan dolayı yargılayacak değilim].
Bu olay, Beni Kureyza olayından sonra vuku bulmuştu.

(6) Eğer, yüzlerce insan pazarda öldürülmüş ve bunun için hendekler kazılmış ise, bununla ilgili herhangi bir iz’in olmaması, bahsi geçen yere işaret eden herhangi bir belgi ya da yazının olmaması çok ilginçtir.[25]

(7) Bu katliam gerçekten vuku bulmuş olsaydı, sonraki fıkıh alimleri bunu bir emsal karar olarak kabul edeceklerdi. Gerçekte ise, durum bunun tam tersinedir. Fıkıh alimlerinin yaklaşımı ve hükümleri, bunun zıddına olarak “Hiç bir nefis başkasının günahının sorumluluğunu yüklenmez” şeklindeki Kur’ânî öğretiye daha uygundur. Nitekim, Ebu Ubeyd b. Sellâm, bir siret veya biyografi kitabı olmaktan çok bir fıkıh ve fetva kitabı olan Kitab-ul Emval’inde[26] bu konuda çok önemli bir olay kaydetmektedir:

(Abbasi lider) Abdullah b. Ali’nin vali olduğu bir dönemde, İmam el-Evzai[27] zamanında, Lübnan’da Kitap Ehli’nden bir grup olay çıkarmıştır. Vali isyanı bastırmış ve sorun çıkaran topluluğun sürgüne gönderilmesi emrini vermiştir. El-Evzai, toplumda ileri gelen müçtehit yetkisiyle hemen bu kararı reddetmiştir. Bu hususla ilgili delili ise bu olayın topluluğun müşterek hareket etmesinin bir sonucu olarak gerçekleşmemesidir. (Bu konuda) o şöyle der: “Bildiğim kadarıyla, az sayıda kişinin yaptığı bir hata nedeniyle çok kişiyi cezalandırması Allah’ın bir sünneti değildir, fakat O’nun sünneti çok kişinin yaptığı hata nedeniyle az kişinin cezalandırılmasıdır.”

Eğer İmam El-Evzai, Beni Kureyza’nın katliamı rivayetinin sıhhatini kabul etmiş olsaydı, bunu bir emsal olarak kabul edecek ve Abdullah b. Ali ile temsil edilen otoriteye karşı itiraz edemeyecekti. El-Evzai’nin, İbn İshak’ın genç bir çağdaşı olduğu hatırda tutulmalıdır.

(8) Kureyza rivayetinde, aktif düşmanlık yapan kişiler olarak tanımlanan bazı şahısların öldürüldüğü rivayet edilmiştir. Bunların ihanete sebep oldukları için cezalandırılmaları makul bir sonuçtur. Buradan bütün kabilenin cezalandırıldığı sonucu çıkarılmamalıdır.*

(9) Rivayetin ayrıntıları tamamen Yahudilerin mahrem konuşmalarından oluşmaktadır: Kuşatılmış durumda iken kendi aralarında yaptıkları müzakereler, liderleri olarak Ka‘b b. Esed’in tiradi, bu konuşmada müslümanlara karşı son bir umutsuz eylem yapmak üzere kendi kadınlarını ve çocuklarını öldürme önerisini getirmesi... [Bütün bu mahremiyetlerin Yahudi kaynaklı olması aklen kaçınılmaz olmaktadır].

(10) Kureyza’nın soyundan gelen kişilerin istemeleri gibi, olayla ilişkili olan Medinelilerin soyundan gelenler de aynı şekilde hareket etmişlerdir [Onlar da kendi atalarını yüceltme gayretine düşmüşlerdir]. Meselâ, Sad b. Mu‘az’ın Kureyza aleyhine verdiği kararla ilgili olan kısmı, kendi soyundan gelen bir kişi tarafından rivayet edilmektedir ve bu rivayete göre, Peygamber, Mu‘az’a şöyle buyurmuştur: “Sen, yedi kat semadan (ilham edildiği üzere) onların üzerine Allah’ın hükmü ile hükmettin.”[28] Şu bir gerçektir ki, atalarını yüceltmek ya da başlangıçta İslam’a karşı olanları aklamak amacıyla, sonraki nesillerce birçok hikaye uydurulmuş, bu rivayetlerin çoğu da İbn İshak tarafından rivayet edilmiştir.

(11) Diğer detayların da kabul edilmesi zordur. Yüzlerce insanın Beni Neccarlı bir kadına ait tek bir evde hapsedilmiş olması nasıl mümkün olabilir?[29]

(12) İslam’ın te’sisinden sonrasına ait [Medinedeki] Yahudi kabilelerinin akibeti ile ilgili tarihi bilgiler de pek vâzıh değildir. Kaynakların incelenmesiyle, Yahudilerin Medine’den tamamen sürülmüş olduklariyle ilgili rivayetlerin tashih edilmeleri ihtiyacı doğmaktadır. Meselâ, İbn Hazm Cemheretu’l-Ensâb[30] adlı eserinde, zaman zaman Yahudilerin hâlâ Medine’de yaşadıklarını belirtmektedir. El-Vakidi, iki yerde[31], üç Yahudi kabilesinin Medine sınırları dışına sürgünlerinden sonra, Peygamber’in Hayber’e sefer düzenlemeye hazırlandığı bir sırada, hâlâ Medine’de yaşayan Yahudilerin olduğunu kaydeder. Bu kayıtların birinde, on Medineli Yahudi Hayber’e düzenlenen bir seferde Peygamberin ordusuna katılmıştır; diğerinde ise, Medine’de yaşayıp da Peygamber’le barış anlaşması imzalamış başka on Medineli Yahudi, Peygamber Hayber’e saldırı düzenlemeye hazırlandığında, bundan epeyce endişelenmişlerdir. El-Vakidi, onların kendilerine borcu olan müslümanların sefere çıkmalarını engellemeye çalıştıklarını da belirtmektedir.

Nitekim, İbni Kesir[32] Hz.Ömer’in, sadece Peygamber’le bir barış anlaşması yapmamış Hayber Yahudilerini sürdüğüne işaret ederek sorunu ele almaktadır. İbni Kesir devamla, daha sonraki tarihlerde, hicri 300’lü yıllardan sonra, Hayberli Yahudilerden, kendilerini cizyeden muaf tutan ve Peygamberimiz tarafından verildiği söylenen bir belgeye sahip oldukları iddiasını aktarmaktadır. İbni Kesir, bazı alimlerin bu belgeyi kabul ettiklerini ve bu yüzden Hayberli Yahudilerin cizyeden muaf tutulmaları gerektiği sonucuna vardıklarını belirtmektedir. Fakat bu mektup aslında sahte bir mektup olup, sahteliği ayrıntılı bir şekilde ortaya konulmuştur. O mektupta olaydan önce vefat eden insanların sözleri alıntılanmış, iddia edilen tarihten sonra ortaya çıkmış bazı teknik terimler kullanılmış, Muaviye b. Ebi Sufyan’ın buna şahit olduğu belirtilmiştir –gerçekte ise, Muaviye o tarihte henüz Müslüman olmamıştı.

Görüldüğü üzere, bu kabul edilemez katliam rivayetinin gerçek kaynağı, Medineli Yahudilerin soyundan gelen kişiler olup, İbni İshak bu “acayip rivayetleri” oradan almıştır. Böyle yapmakla, İbni İshak diğer alimlerden ve tarihçilerden ciddi eleştiriler almış ve Mâlik tarafından deccâl olarak nitelendirilmiştir. Bu rivayetin kaynakları, bu yüzden, fazlasıyla şüpheli olup ve haberin ayrıntıları, İslam’ın ruhuna ve Kur’ân’daki âyetlere taban tabana zıttır. Güvenilir kaynak eksikliği olup, çevresel kanıtlar rivayetleri desteklememektedir. Bunun anlamı, rivayet şüpheli olmaktan da öte bir niteliktedir.

Bununla birlikte, bana göre, Kureyzâ rivayetlerinin kökenleri daha eski olaylarda aranmalıdır. Romalılara karşı Yahudi ayaklanmasıyla ilgili o zamana kadar anlatılan rivayetlerle benzer anlatımlar olduğu gösterilebilir. Şöyle ki: [M.S. 68-70 yılları arasında Romalı’lara karşı verilen savaşlarda mağlûp olan] Yahudi fanatikleri ve sicarii’ler* Masada’daki sarp kaleye kaçıp sığınmışlar; daha sonra Roma ordusu Masada kalesini 3 sene kuşatmış ve sonunda kaleyi tasfiye etmiştir. Ve olaylar M.S. 73 yılında bu kalenin yıkılmasıyla son bulmuştur. Bütün o olayları anlatan hikayeler, o kuşatmadan sağ kurtulabilen ve güneye doğru kaçmış olan Yahudiler tarafından yaşatılmıştır. Profesör Guillaume’nin teorisine göre Medine'de yaşayan Yahudilerin kökenini, bu Yahudi savaşlarından kurtulup oraya gelen Yahudiler oluşturmaktadır.[33] Ve bu teori, bu konudaki en makul teorilerden bir tanesidir.

Çok iyi bilindiği üzere, Yahudi savaşları ile ilgili ayrıntıların kaynağı Flavius Josephus’tur. Kendisi bir Yahudi olup sonraları Romalıların yönetiminde görev almış ve olaylara tanıklık etmiştir. Bazı isyancıların (Romalılara karşı) gerçekleştirdiği ayaklanmalara karşı çıkmış; fakat buna rağmen tüm kalbiyle Yahudi olmaktan asla vazgeçememiştir. Bu tarihçinin yazdıklarından okuduğumuz ayrıntılarla, bize Siret’le ulaşan Yahudilerin faaliyetleri ve direnişleri hakkındaki bilgilerin birbirine çok benzer olduğunu fark etmekteyiz. Aradaki tek fark şimdiki (sonuncu) olayda sorumluluğun Müslümanlara yıkılmasıdır.

Beni Kureyza Yahudilerinin soyundan gelen kimselerce aktarılan rivayetlerin ayrıntılarına bakılırsa, Josephus ile aşağıdaki ayrıntılarda benzer olduğunu söyleyebiliriz:

(1) Josephus’a göre[34], Büyük Hirodes’ten önce Kudüs’ü idare eden Alexander, 800 Yahudi esiri asmış ve gözlerinin önünde eşlerini ve çocuklarını boğazlamıştır.

(2) Benzer şekilde, diğerleri tarafından da çok sayıda kişi öldürülmüştür.

(3) Bu iki olayın [Masada ve Kureyza] önemli ayrıntıları, özellikle öldürülen kişi sayısı dikkat çekecek derecede birbirine benzemektedir. Masada’da, en sonda ölmüş olan kişi sayısı 960’tır.[35] Fanatik sicarii topluluğundan öldürülenlerin sayısı da 600 idi.[36] Ümitsizlik noktasına geldiklerinde, liderleri Eleazar onlara hitap etmiş (Ka‘bb Esed’in Beni Kureyza’ya hitapta bulunması gibi)[37] ve kendi kadınlarını ve çocuklarını öldürmeleri önerisinde bulunmuştur. Umutsuzluğun nihai noktasında, son kişi kalıncaya kadar birbirini öldürme planı önerilmiştir.

Açık olarak görülmektedir ki, ayrıntıların benzerliği çok dikkat çekicidir. Sadece kitlesel intihar önerisi aynı olmayıp, bunun ötesinde sayılar bile neredeyse aynıdır. Her ikisinde de aynı isimler vardır. Phineas ve Azar b. Azar[38] – tam  da Eleazar, Masada’da kuşatılan Yahudilere hitap eden (isim).

Burada, basit bir benzerlikten öte bir gerçekle karşıkarşıyayız. Artık olayımızın prototipini elde etmiş bulunuyoruz. Tahminime göre;Beni Kureyza’nın prototipi olan bu olay [Masada Olayı], Josephus tarafından klasik dünya için kaydedildiği gibi, “Yahudi Savaşları” sonrasında Arabistan’ın güneyine doğru kaçmış olan Yahudilerin sonraki nesilleri tarafından da muhafaza edilmiştir. Sonraki nesle ait bir jenerasyon, Masada’nın muhasarası ile Beni Kureyza’nın muhasarasını üst üste koymuştur. Belki de bunun sebebi, kendilerinin çok uzak bir geçmişe ait geleneklerini daha az uzak tarihleri ile karıştırmalarıdır. Bu karışım İbni İshak’ın rivayetinde de yer almıştır. Müslüman tarihçiler ise; olayı görmezden gelirken de, herhangi bir yorum yapmaksızın ya da soğuk bir ilgisizlikle aktarırkende, İbni Hacer’in dediği gibi, sadece “acayip”bir hikaye karşısındaki hevessizliklerini sergilemişlerdir. 

Son bir not: Yukarıdaki [makale] ilk yazılırken, Ağustos 1973’te, Dr. Trude Weiss-Rosmarin tarafından Yahudi Araştırmaları Dünya Kongresi’e sunulan bir tebliği incelemiştim.[39]Bu tebliğde; Masada’da 960 Yahudi’nin intihar ettiği ile ilgili Josephus’un iddiası reddedilmekteydi. Bu, gerçekten çok ilginçtir; çünkü Kureyza Yahudileri ile ilgili rivayette de, 960 ya da bu sayıya yakın Yahudi intihar etmeyi reddetmiştirKim bilir, belki de Beni Kurezya Yahudileri ile ilgili rivayet [aslında Masada hakkında] orijinaline göre daha doğrudur.


[1] İbn İshak, Sîre (Wustenfeld Basımı, Gottingen,1860), s.545-7; (Sakka v.d. Basımı., Kahire, 1955), c.2, s.47-49. Ayrıcabkz: El-Vakıdî, Kitabu’l-Meğâzî (M. Jones Basımı, Londra, 1966), c.2, s.440vd.; Suheylî, er-Ravdu’l-Unuf  (Kahire,1914), c.1, s.187; İbn Kesîr, Es-Siratu’n-Nebeviyye (Mustafa `Abd al-Vahidbas.), Kahire, 1384-5/1964-6, c.2, s.5.
[2] Sîre, 545-56, 652-61/c2, s.51-57,190-202; İbn Kesîr, c.3, s.145 vd.
[3] Sîre, 755-76, 779/c.2, s.328-53, 356 vs. Ve devamında Hayber’le ilgili birçokrivayet.
[4] a.g.e., 776/c.2, s.353-54.
[5] a.g.e., 668-84/c.2, s.214-33.
[6] a.g.e., 684-700/c.2, s.233-54.
[7] a.g.e., 689/c.2, s.240; `Uyûnu’l-Eser(Kahire, 1356 A.H.),c.2, s.73; İbn Kesîr, c.2, s.239.
[8] `Uyûnu’l-Eser Mukaddimesi, c.1, s.7, İbnSeyyidi’n-Nâs (d. 734 A.H.),Peygamber’in Sîreti hakkındaki plânını sunarken ana kaynağının İbn İshâkolduğunu ifade eder – hemen herkesin olduğu gibi.
[9] Tehzîbu’t-Tehzîb, c.9, s.45. Ayrıca bkz: `Uyûnu’l-Eser,c.1, s.17, ki orada kaynak zikretmeden aynı kelimeleri kullanır [منالغرائب], İbn İshâk’ın güvenirliği ve uyguladığı metodutartışan giriş bölümünde.
[10]  Ö. 179 H.
[11] `Uyûnu’l-Eser, c.1, s.12 [كذاب].
[12] a.g.e., c.1, s.16 [دجال منالدجاجلة].
[13] Sîre, 691-2/c.2, s.242, 244; `Uyûnu’l-Eser,c.2, s.74, 75.
[14] İbn Seyyidi’n-Nâs, a.g.e., c.1, s.121.Gerek Beni Kureyza olayında, gerekse Necm Sûresi’yle ilgili olarakKur’ân’ın müşriklerin putlarına değer atfettiği iddiasına mesnet alınan“şeytanîâyetler” olayında, tam da bu hususa (zaafa) dikkat çeker. İbnSeyyidi’n-Nâs, değişik müelliflerin problemi nasıl geliştirdikleriniözetledikten sonra, kanaatince bu hikayenin meğâzî ve siyer kitaplarına yakışırtürden hikayelerden olduğunu (genel kabule şayan olmadığını) ifade eder.Ayrıca, bir çok ilim adamının; genellikle, meğâzî ve benzeri kaynakların naklettikleriönemsiz ve hukuki içerik taşımayan rivayetleri daha hoşgörülü sorguladıklarınıda ilave eder. Bu durumlardaki rivayetler, “helal ve haram”a esas alınacakrivayetlere nazaran daha kolay kabul edilirler.
[15] Bkz. aşağıda, not 18.
[16] Taberî, Tarih, c.1, s.1499(El-Vakıdî, Meğâzî, c.2, s.513’e atfen); Zâdu’l-Me‘âd (T. A. Tahabas.), Kahire, 1970, II, 82; İbn Kesîr, a.g.e., c.4, s.118.
[17] Bu konuda bkz: W. Arafat, “Early Critics of the Poetryof the Sira”, BSOAS, XXI, 3, 1958, 453-63. 
[18] Kezzâb ve Deccâlun mine’d-Decâcile.
[19] `Uyûnu’l-Eser, c.1, s.16-7 [1/66-67]. İbnSeyyidi’n-Nâs bu değerli mukaddimesinde, İbn İshâk hakkındaki tartışmalarınkapsamlı bir araştırmasını sunar. Sîre’nin Gottingen basımının kapsamlıÖnsöz’ünde ise Wustenfeld, İbn Seyyidi’n-Nâs’dan bu bilgileri aktarır.
[20] Tehzîbu’t-Tehzîb, c.9, s.45. Ayrıca bkz: `Uyûnu’l-Eser,c.1, s.16-7.
[21] İbn Hacer, a.g.e, aynı yer:قصة خيبر وغيرها ...  وأمامالك ... إنما كان ينكر تتبعه غزوات النبي (ص) من أولاداليهود الذين أسلموا وحفظوا
وقال الحاكم قال محمد بن يحيى هو حسن الحديثعنده غرائب ...

[22] Kur'ân, 35/18.
[23] Kur'ân, 47/ 4.
[24] Khalil Muhammad Harras Basımı,Kahire, 1388/1968, s.241.
[25] El-Bekrî’nin, Mu‘cemuMa’sta‘cem’inde; El-Fîrûzâbâdî’nin El-Meğânimu’l-Mutâbe fî Me‘âlimi Tâbe’sinde(Hamad al-Jasir Basımı, Dâru’l-Yemâme, 1389/1969); Resâ’il fîTârîkhi’l-Medîne’de (Hamad al-Jasir Basımı, Dâru’l-Yemâme, 1392/1972);Es-Semhûdî’nin, Vefâu’l-Vefâ bi-Akhbâri Dâri’l-Mustafâ’sında (Kahire,1326), vb. genel veya özel maksatlarla yazılmış coğrafya kitaplarında bu konudaen küçük bir bilginin verilmeyişi dikkate şayandır. Hatta Semhûdî’nin eseri,sözkonusu ‘pazar’ı anan nadir tarihî bir referans olarak görünmektedir. Çünkü,Medîne’nin kapsamlı tarihî topografyasını ele aldığı bölümde (s. 544) Semhûdî,bölgenin kaybolan sınır-taşlarından bahsederken, neredeyse bir rastlantısonucu, ‘pazar’dan bahseder. “Bu Pazar” der Semhûdî, “Hz. Peygamber’in, Beni Kureyzaesirlerini getirdiği … söylentisinde bahsedilen pazardır”. 
[26] s. 247. Bu referansımı, American University, Beyrut’ta  Profesör arkadaşım Mahmud Ghul’un, dikkatimesunmasına borçluyum.
[27] Ö. 157/774. Bkz: EI2,ilgili madde.
* Bkz: İbn Zencûye (ö.251), Kitâbu’l-Emvâl, (Dâru’l-Kutubi’l-‘İlmiyyebas.), Beyrut, 1427/2006, s.123 (Md. 359) [فقُتلمنهم يومئذ أربعون رجلا] (Ç.N).
[28] Sîre, 689/c.2, s.240; El-Vakıdî, a.g.e., s.512.
[29] ثم استنزلوا، فحبسهمرسول الله (ص) بالمدينة في دار بنت الحارث امرأة من بني النجار. :Sira, 689 [636] /II, 240; Ibn Kathir, op. cit., 3/234.
[30] Ayrıca bkz.:  Nesebu Kureyş, A. S. Harun Basımı,Kahire, 1962, s.340.
[31] a.g.e., c.2, s.634, 684.
[32] a.g.e., c.3, s.415.
* Romaİmparatorluğuna karşı radikal eylemlerde bulunan Yahudi fanatik dini tarikatinbir kolu.
[33] A. Guillaume, Islam (Harmondsworth, 1956), s.10-11.
[34] De bello Judaico [The Jewish War: Yahudi Savaşı], I, 4, 6.
[35] a.g.e. VII, 9, 1.
[36] a.g.e. VII, 10, 1.
[37] Sîre, 685-6/c.2, s.235-6.
[38] Sîre, 352, 396/c.1, s.514, 567.
[39] The Times, 18 August 1973 ve The Guardian, 20 August 1973.

Dipnotlar:

1. Bu makalenin orijinali Cambridge Journals'da yayınlanmıştır: http://journals.cambridge.org/action/displayAbstract?fromPage=online&aid=5700704

2. Makalenin çevirisinin orijinalini indirmek isteyenler için: http://www.belgeler.com/blg/28hl/peygamber-muhammed-900-yahudi-nin-ldrlmesi-emrini-vermi-miydi

3. Tercüme aynen aktarılmıştır, sadece başlık bana aittir. 





ALINTIDIR : https://m.facebook.com/notes/kurandan-cevaplar/peygambere-romadan-ithal-iftira-kureyza-katliamı/582100988476829/?__tn__=C

6 Şubat 2015 Cuma

Evrimle Matematiğin Ne Alakası Var?

matematikselevrim
Bu soruyu sormadan önce matematiğin doğa bilimleriyle ne alakası olduğunu bir kez daha hatırlayalım. Bilim insanları olarak, doğanın nasıl işlediğine dair gözleme dayalı öngörülerimizi hipotezler halinde paketleyip geçerliliklerini gözlem ve deneyler yoluyla sorguluyoruz. Bu uzun (ve kimine göre sıkıcı) sorgulamanın sonunda tutarlılığını koruyabilen hipotezler, bizim doğa tanımımızın son versiyonunu oluşturuyor. Her ne kadar bazı bilim dallarında bu sorgulamayı nitel (sözel) olarak yapabilsek de, nicel (sayısal) verilerin toplanabildiği ve problemlerin gittikçe karmaşıklaştığı alanlarda, hipotezleri matematiksel ifade edebilmek bu sorgulama sürecini çok daha verimli kılıyor. Yani, kullanılabildiği yerde, matematik etkili bir bilimsel sorgulama diline dönüşüyor. İki kere iki dört…
“Bir gram cebir bir ton sözlü argümana bedeldir” J.B.S. Haldane
Temel bilimlerin her alanında olduğu gibi, evrimsel biyolojide de hipotezlerimizin birçoğunu nicel olarak formüle ediyor, bu sayede bilimsel sorgulama işlemini daha titiz ve objektif hale getirebiliyoruz. Bunu görmek için evrimsel sürecin küçük adımlarının, yani mikroevrimin tanımına bakalım: bir popülasyon içerisindeki genotip ve buna bağlı fenotip dağılımlarındaki değişim. Bu değişim sürecini inceleyebilmek ve altında yatan mekanizmaları anlayabilmek için bu süreci nicel olarak formüle edip sorgulanabilir hipotezlere indirgiyoruz. Her ne kadar araştırmalarımızı bu sürecin belirli aşamalarında detaylı sorulara odaklanarak yapsak da, evrimsel sürecin tamamını matematiksel bir dille ifade edebilir ve bir sistem modeli olarak ele alabiliriz.
Doğal seçilim; mutasyon, göç ve genetik sürüklenmeyle birlikte, evrimin temel mekanizmalarından biridir. İlk kez Darwin’in nitel olarak tanımladığı “doğal seçilim yoluyla evrim” modelini üç ana bileşende inceleyebiliriz: demografi, farklılık ve seçilim modelleri. Sistemin ilk bileşeni, popülasyonu oluşturan bireylerin sayılarındaki değişimi tanımlayan bir demografi modelidir. Bu tür modeller insan ve yaban hayat popülasyonlarını konu edinen araştırmalarda sıklıkla kullanılır. Darwin’in evrim kuramını oluşturmasında da dönemin ekonomistlerinden Malthus’un popülasyon modeli önemli rol oynamıştır. Malthus’un kuramına göre popülasyonlar, aynı banka hesapları gibi anaparanın üzerine faiz* ekleyerek büyür ve bu özellik her popülasyona üssel artış potansiyeli sağlar. Popülasyon büyüklüğü N ve t süredeki büyüme oranı r ise dN/dt = rN. Ancak, kaynakların sınırlı olduğu bir çevrede, popülasyon hızla çevrenin taşıma kapasitesine ulaşır; hem tür içi hem de türler arası rekabet sonucu sağkalım ve üreme oranları azalır, popülasyon büyüme hızı yavaşlar ve durur. Taşıma kapasitesi K ise dN/dt = rN(K-N)/K. Peki, büyüklüğü çevrenin taşıma kapasitesiyle sınırlı bir popülasyondaki şanslı bireyler kimler? Ne tür fenotip özellikleri sayesinde bazı bireyler sağ kalıp üreyebiliyorken, bu özelliklere sahip olmayan şanssız bireyler üremeden yok oluyor?
Bu aşamada, popülasyonu oluşturan bireyler arasındaki fenotip farklılıkları ve bu farklılıkların üreyen bireylerin yavrularına aktarımlarını tanımlayacak bir farklılık modeli kullanıyoruz. Bu model hem fenotipik esneklik gibi ekolojik tepkimeleri, hem de kalıtım ve mutasyon gibi genetik etkileri içerir; belli çevresel koşullar altında belirli genotipteki bireylerin ne tür fenotip özellikleri olacağını tanımlar. Çoğu zaman incelediğimiz fenotip özellikleri, Mendel’in fasulyelerinin aksine, boy gibi nicel özelliklerdir ve belirlenmesinde rol oynayan genlerin sayısı çok olduğundan matematiksel takibi nispeten zordur. Bu durumlarda nesiller arasındaki fenotip dağılım farklılıklarını tanımlamak için nicel genetik (quantitative genetics) yöntemler olarak bilinen, fenotip değerleri ve aile soyağaçlarının istatistiksel analizi üzerine kurulu, biyometrik modeller kullanılır.
Sistem modelimizin üçüncü ve son parçası ise farklı fenotip özelliklerine sahip bireylerin göreceli sağkalım ve üreme becerilerini belirleyen, yani her bireye veya genotipe bir seçilim değeri (fitness) verebildiğimiz seçilim modelidir. Bu seçilim değeri sabit değil, aksine değişen çevre koşullarıyla ve popülasyondaki diğer bireylerle rekabetle sürekli güncellenen dinamik bir değerdir. Seçilim değerlerindeki bu dinamizmi tanımlamak için seçilim gradyanları ve diferansiyelleri kullanılır. Bu denklemler sistem modelimizin kritik parçalarından biridir ve doğru tanımlayabilmek için farklı fenotip özellikleri olan bireylerin farklı çevresel koşullarda sağkalım ve üreme performanslarını ölçebilmek veya öngörebilmek gerekir.
Bu üç ana parçayı – demografi, farklılık ve seçilim modellerini – birleştirdiğimizde oluşan sistem modeliyle sadece popülasyondaki birey sayısının değil aynı zamanda genotip / fenotip dağılımının da zamanla nasıl değiştiğini inceleyebiliriz. Demografi modeli popülasyonun büyüme potansiyelini ve sınırlarını belirlerken, farklılık modeli bireylerin fenotip özelliklerini ve yavrulara aktarımını tanımlar; seçilim modeli ise hangi bireylerin veya fenotip farklılıklarının bu rekabetten kazançlı çıkacağını belirler, yani bir sonraki nesilde popülasyonu oluşturacak yeni bireyleri seçer. Bu “geridönüşümlü” dinamik mikroevrim modelini kullanarak hangi özelliklerin zaman içerisinde rekabeti kazanıp popülasyonda sabitleneceğini öngörebiliriz. Bu tür “evrimsel sabit stratejileri” (ESS) belirlemek içinse ilk olarak John von Neumann tarafından geliştirilen ve evrimsel uygulamalarını John Maynard Smith’in başlattığı Oyun Kuramı metodları kullanılır. Bu matematiksel yöntemler sayesinde, ilk bakışta evrime aykırı gibi görünen fedakarlık (altruizm) gibi davranışların aslında nasıl evrimsel açıdan kalıcı stratejiler olabileceğini anlıyoruz.
Özetle, matematiksel evrimi şöyle tanımlayabiliriz: bir popülasyon içerisindeki genotip ve fenotip dağılımlarında zaman içerisinde görülen değişimin matematiksel ve istatistiksel yöntemler kullanarak nicel incelemesi. Tabii ki, evrimsel biyolojide kullanılan matematiksel ve istatistiksel yöntemler yukarıda belirtilen mikroevrim sürecini incelemekle sınırlı değildir. Bu yöntemler makroevrim analizlerinde kullanılan türleşme modelleri, farklı türlerin DNA dizilerinin kıyaslanması, filogenetik ağaç oluşturma yöntemleri, genotip-fenotip haritalaması ve nicel biyolojik verilerin toplanabildiği daha bir çok farklı alanda sıkça kullanılmaktadır. 

Alıntıdır : http://www.popecol.org/evrimle-matematigin-ne-alakasi-var/

4 Şubat 2015 Çarşamba

Özgür İrade Gerçek Mi Yoksa Yanılsama Mı?




Tarihteki ilk bilim adamlarından Demokritos, 2400 yıl önce atomların farkına varıp onları doğanın “bölünemez özleri” olarak tanımladığında varoluşla ilgili kesin bir görüş ortaya koyarak evrendeki oluşuma bir zorunluluğun egemen olduğunu ileri sürmüştü. Demokritos’a göre atomlar, hareketleri önceden belirlenmişçesine davranıyordu. Böylece alternatif bir gelecek oluşması ihtimali ortadan kayboldu. Bu durum beraberinde determinizmi de getiriyor, gelecekte olacak her şeyin bugünden belli olduğu ve bu durumda özgür irade diye bir şeyin olamayacağı sonucuna bağlanıyordu. O zamandan bugüne aralıksız devam eden tartışmalar son 250 yılda iyice alevlendi ve soru da zaman içinde değişerek yeni bir form kazandı: Ne kadar özgürüz?

Bu soruyu 200 yıl önce sorsaydık, Newton fiziğinin kurallarına göre cevap verir, evrendeki tüm parçacıkların hareketlerinin tahmin edilebilir olduğundan yola çıkarak bizlerin de bu duruma dâhil olduğunu görürdük. Sonuçta özgür iradenin bir yanılsama olması gerektiği sonucuna ulaşırdık. Ama Demokritos’un ve hatta Newton’ın bilmediği bir şey vardı: Artık evrenin bir makine gibi değil, kuantum seviyede gerçekleşen ve önceden net bir biçimde bilinemeyen bazı mekanizmalarla işlediğini biliyoruz. Yani özgür irade tekrar gündeme gelmiş oluyor. Kuantum mekaniğine göre katı determinizmden bahsetmek mümkün değil. Evren, fizik kanunları gereğince belli bir oranda determinist davranıyor olsa da atomun ve alt parçacıkların davranışları rastlantısallığın önüne set çekmiyor.

Peki, atomlar düzeyindeki bu belirsizlik ve insanın gerçek özgürlüğü arasında bir bağlantı var mı?

Laplace’in Şeytanı, Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi, Schrödinger’in Kedisi ve Kelebek Etkisi
Fransız filozof René Descartes, beden-zihin ayrımını temel alan Kartezyen Düşünce’yi ileri sürdüğünde modern bilimlerin temelini oluşturacak dualistik bir yapı sunmuştu. Böylece dini inanışlar ve akıl-mantık arasına kesin bir çizgi çekilip laik bir duruşla bilimin sadece ikinci kısmı inceleyebileceği ortaya konmuş oldu. Özgür irade ve ahlaki seçimlerimiz de birinci kısımda yer aldığından, ne olduğu ve nasıl çalıştığı konusu çok uzunca bir süre sadece felsefi yaklaşımlarla irdelendi. 19 Yüzyıl’da Newton mekaniği ve Kartezyen Düşünce’yi birleştiren determinist yapı, Fransız matematikçi Marquis de Laplace tarafından tekrar yorumlandı. Olasılık teorisini matematikte ilk kez kullanan bilim insanı olan Laplace, evrendeki her atomu, tüm geçmiş ve geleceği bilen bir varlığın mevcudiyetini ele alan düşünsel bir deney oluşturmuştu:

Evrenin şimdiki halini geçmişin sonucu ve geleceğin nedeni olarak ele alabiliriz. Bir an için evrenin tüm güçlerinin ve bunu oluşturan tüm varlıkların konumlarını anlayabilen bir canlı olduğunu düşünelim. Ve bu canlı tüm verileri inceleyebiliyor; aynı anda evrendeki en büyük varlıklardan en küçük atomlara kadar her şeyi hesaplayabiliyor. Öyleyse şu sonuca ulaşırız: Hiçbir şey belirsiz değildir ve gelecek de aynı geçmiş gibi onun gözlerinin önündedir.

Bilim dünyası burada sözü edilen sanal varlığa Laplace’ın Şeytanı adını verdi. Laplace’ın Şeytanı bizim şans olarak tanımladığımız rastlantısal olayları açıklamaya yönelik kurulmuştu. İddiası da şuydu: Evrendeki tüm bilgiye ulaşabilen bir canlı her şeyi bilerek hareket edeceği için özgür iradesini kullanamaz. Çünkü özgür iradeden bahsedilebilmesi için ortada bazı bilinmeyenlerin olması, iç güdülerle ve mantıkla bir seçimin yapılıyor olması gerek. Dolayısıyla gelecek pratikte bilinemez (biz bilemeyiz) ancak teoride bilinebilir. Örneğin, elimizde bir bozuk para var ve havaya attığımızda yazı mı yoksa tura mı geleceğini bilemiyoruz. Laplace’a göre; aslında para havaya fırlatıldığı anda ne geleceği bellidir ve bu hesaplanabilir. Ama biz bu faktörleri hesaplayamıyoruz çünkü hatasız bir denklem kurabilmemiz mümkün değil. Dolayısıyla sonucun rastlantısal olduğunu sanıyoruz. Olaylar bize öyleymiş gibi görünseler de Laplace’a göre aslında hepsi önceden belirlenmiş yasalarla meydana gelmekte. Bu düşünce sistemi determinizmin bel kemiğini oluşturuyor, “Her şey belirlidir ve kendinden önceki bir sebebin sonucudur. Biz bunu bilsek de, bilmesek de” diyordu.

Laplace’ın özgür iradeyi yok sayan düşünce deneyine bilim çevrelerinden itiraz yağmıştı ama aslında yaklaşımı zamanın bilimsel verileri çerçevesinde oldukça mantıklıydı. Ancak 1926’da kuantum fiziğinin yaratıcı aktörlerinden biri olan dünyaca ünlü fizikçi Werner Heisenberg, Laplace’ın Şeytanı’nı Belirsizlik İlkesi ile çürüttü: Kuantum mekaniğine göre doğadaki hiçbir parçacığın hem konumu hem de hızı aynı anda tam bir doğrulukla bilinemez. Birini ne kadar kesin bilirsek diğeri o kadar belirsiz olur. Çünkü kuantum fiziği girişim deneylerinde fizikçiler parçacıkların yerini bulmak için üzerlerine ışık tuttuklarında ışığın fotonları parçacıkların hızını değişime uğratır. Özetle bir parçacığı değişime uğratmadan gözlemlemek mümkün değil. Evren de bu parçacıklardan oluştuğundan, hiçbir şeyin tam bir kesinlikle bilinebilir olamayacağı anlaşılıyor.

Heisenberg’in ardından fizikçi Erwin Schrödinger de hepimizin Schrödinger’in Kedisi olarak bildiği benzer bir düşüncedeneyi ortaya attı. Schrödinger’in sorusu şöyleydi:

Kapalı bir kutudaki kediyi radyoktif bir atom, bir şişe siyanür gazı ve atom harekete geçtiği anda çalışmaya başlayan bir çekiçle bırakırsak ne olur? Atom harekete geçer ve çekiç çalışırsa şişeyi kıracak ve kedi siyanürden ölecektir. Atom harekete geçmezse kedi yaşar. Ama biz kutuyu açana dek atom ne hareketli ne de hareketsizdir, aynı anda iki farklı olasılık da geçerliliğini korur. Öyleyse kutu kapalıyken kediye ne olur?

Schrödinger, kuantum teorisine göre; biz kutuyu açana dek kedinin hem ölü hem de canlı olacağını, kutu açıldığındaysa ya ölü ya da canlı olmak zorunda kalacağını ifade ediyordu. Tıpkı bir atom altı parçacığın, biz konumunu tespit edene dek aynı anda iki farklı yerde olabileceği gibi. Yani Laplace’ın deneyi temellerinden sarsılmış, evrendeki tüm bilgiye sahip olup hepsini aynı anda işleme koyabilecek tek şeyin evrenin kendisi olduğu ispatlanmıştı.

Kaos Teorisi’yle ünlenen matematikçi Edward Lorenz de benzer bir düşünce deneyi yaratarak daha farklı bir yaklaşım sundu. Lorenz’in Kelebek Etkisi, karmaşık sistemlerde gerçekleşebilecek en ufak bir oynamanın çok büyük ve öngörülemez etkiler doğuracağını söyler. Örneğin, Amazon Ormanları’nda bir kelebek kanat çırpacak olsa, buradan başlayan zincirleme etkiyle dünyanın bambaşka bir yerinde fırtına kopabilir. Özetle gelecek, oldukça hassas bir terazi gibidir çünkü sistemi etkileyen parametreler çok fazla ve değişkendir. Bu parametrelerin değişken oluşu ve aralarındaki etkileşim, sistemin kendisinden bile daha karmaşıktır. Dolayısıyla bu teori iki tarafı da haklı çıkaran bir fikir öne sürer: Eğer tüm parametreleri biliyor olsaydık kısa vadeli tahminleri tam bir kesinlikle yapabilirdik. Ancak söz konusu uzun vadeli tahminler olunca değişkenleri bilmek de hesaplamak da mümkün değildir. Özetle evren bizim için kısa vadede determinist, uzak bir geleceğe odaklanıyorsak belirsiz olabilir.

Libet Deneyi
Özgür iradeyi anlayabilmek için yapılan deneylerin en ünlüsü şüphesiz 1986 yılında Benjamin Libet tarafından gerçekleştirilmiş olandı. Libet, Alman sinirbilim uzmanı Hans Kornhuber’ın keşfettiği bir gerçekten yola çıktı. Kornhuber, deneyine katılan gönüllülerden sağ ellerinin işaret parmaklarını kaldırmalarını istiyor ve o esnada hem beyindeki elektrik aktivitesini ölçüp hem de bir voltmetre kullanarak parmak kaldırma hareketi esnasında oluşan potansiyel gerilim farkını kayda geçiriyordu. Fark etti ki; her bir hareket sonrasında beyinden bir sinyal geliyor ve bu durum parmak havaya kalktıktan 1 saniye sonra gerçekleşiyordu. Kornhuber buna “hazır olma potansiyeli” adını vermişti.

Libet, Kornhuber’ın bulgularını takip edip benzer bir deney düzenledi. Ancak bu kez gönüllerden parmaklarını kaldırmasını istemedi, eğer istiyorlarsa dilediklerinde sağ el işaret parmaklarını kaldırabilecekleri söylendi. Yani karar tamamen deneğin kendisine bırakılmış oldu. Deneklerin beyinlerinde neler olacağını anlamak adına da elektrotlar kullanıldı. Böylece “hazır olma potansiyeli” sinyalini de elde edebilecekti. Ancak Libet müthiş bir sonuçla karşılaştı. Beyindeki sinyal hareketten 1 saniye sonra değil, tamı tamına 200 milisaniye önce geliyordu. Bir başka deyişle, denekler henüz parmaklarını kaldırma isteği duymadan önce. Bu tür deneyler neticesinde, bir insanın beyin hareketlerini izleyerek, vereceği kararların önceden bilinebileceğine dair bir tablo ortaya çıkmış oldu. Ancak daha da çarpıcı olanı; aslında bu kararı verirken (beynimizden sinyal geldiği an) bilinçli değilken, onu harekete dönüştürdüğümüz sırada (200 milisaniye sonra) bilinçli evreye giriyor olmamız. Libet, Steven Pinker ve Sam Harris’in aksine, aynı verileri oldukça farklı bir yaklaşımla yorumluyor: Karar verme süreci determinist değil, özgürce ama bilinçsizce gerçekleşiyor. Bilincin göreviyse hemen devreye girip bu kararı onaylamak veya veto etmek olmalı. Nihayetinde özgür irade, karar verme gücümüzü ifade etmekte ve bunu yapıyoruz.

Özgür İradenin Doğası ve Kuantum Teorisi
Kuantum mekaniği denklemleri, ne olacağı konusunda değil, hangi olasılıkların gerçekleşebileceği hakkında bilgi verir. Diğer bir deyişle; bu denklemler determinizmi ihlal eden rastlantısal durumları ortaya çıkarıp dikkatimizi farklı bir yöne çekiyorlar. Ancak fizikçi Carlo Rovelli (Aix-Marseille Üniversitesi, Fransa), özgür iradenin kuantum mekaniği ve belirsizlik ilkesinden bağımsız olarak ele alınması gerektiğini düşünüyor: “Kuantum mekaniği denklemlerinde şahit olduğumuz bu olay tamamen şans sayılan rastlantısal faktörleri ortaya koymakta. Ancak insanın seçme özgürlüğü şans faktörünü elimine edebiliyor.”


Rovelli’ye göre; gelişigüzellikten bir seçme özgürlüğü geliştirecek kadar ilerlemiş sistemler için kesinlikle kuantum belirsizliğine bakmaya gerek yok. Dolayısıyla insan gibi karmaşık bir sistem söz konusu olduğunda belirsizliğin sebeplerinin kuantum mekaniğinden bağımsızlaşmaya başladığını öne sürüyor. Fizikçi, öncelikle seçme özgürlüğünü tanımlamamız gerektiğini düşünmekte. Örneğin akşam yemeğinde ne yiyeceğimize karar verebiliyor olmamız, dışarıdan dayatılan herhangi bir güçten bağımsız olarak hareket edebildiğimizi gösteriyor. Çünkü alternatifler arasından seçim yapabiliyoruz. Böylece her bir durumun artı ve eksilerini değerlendirmiş oluyoruz. Ancak seçenekler nereden gelirse gelsin onlar arasından bir seçim yapacak olan yine biziz. Dolayısıyla bu seçimin içsel seçim yaptığımıza inanıyoruz. Peki gerçekte ne kadar özgürüz?

Bilinç ve zihin felsefesiyle ilgili araştırmalarıyla tanınan Amerikalı filozof ve bilim insanı Daniel Dennett da konuya tıpkı Rovelli gibi yaklaşıyor ve özgür iradenin fizik bilimiyle değil de daha ziyade evrimsel biyolojiyle açıklanabilecek bir durum olduğunu söylüyor. Çünkü diğer türlerin aksine bizler sadece sebepler üzerinden harekete geçmiyor, seçimlerimizin nedenlerini hem kendimize hem de başkalarına izah edebiliyoruz. Ona göre; kendimizde bulduğumuz bu güç nedeniyle aslında biyolojik kısıtlamalar ve zorunluluklar içinde hareket ettiğimizi göremiyoruz. Rovelli de Dennett’ın bu sözlerine vurgu yaparak, her birimizin biyolojik bir yazılıma sahip olduğunu, seçimlerimizin yazılım elverdiğince özgür olabileceğini söylüyor. Ancak şunu da hatırlatarak: “Beyin öyle bir makine ki milyarlarca nöronun bir arada çalışmasıyla tüm olasılıkları değerlendirme gücüne sahip. Dolayısıyla belli bir çerçevede hareket ediyor olsak bile beynimizin deterministik bir yapıda çalışmadığı ortada.”

Kuantum mekaniğinin katı determinist bakış açısında koca bir delik açtığı doğru. Ancak belirsizliklerin beyinde rastgele nöron aktivitesi yaratıp yaratmadığı bilinmiyor. Böyle bir durum ispatlanmış olsaydı bile, bunun özgür iradenin net bir işareti olduğunu söyleyemezdik. Yine de Rovelli’nin, zihnin kuantum mekaniğinden bağımsız olduğu iddiasında yanılıyor olabileceğini gösteren bazı araştırma sonuçları mevcut. Örneğin Calgary Üniversitesi’nde hesaplamalı kimya alanında araştırmalar yapan Dennis Salahub 2009 yılında yayınladığı bir çalışmada proteinler arasında da kuantum uyumluluğu (quantum coherence) olduğunu ve bu sayede elektron transferi yapıldığını göstermişti. Aynı şey beynimizdeki proteinler için de geçerli. Elektronlar kuantum seviyede inanılmaz bir özgürlüğe sahipler. Karmaşık sistemler arasında geçiş yapabiliyor, bilgiyi transfer edebiliyorlar.

Kuantum uyumluluk, atomaltı parçacıkların birbirlerine görünmez iplerle bağlıymışçasına sürekli iletişim halinde olup bir arada çalışabildiklerini gösteriyor. Konuyu farklı şekilde ele alan fizikçilerden Calgary Üniversitesi profesörü Stuart A. Kauffman, insan zihninin kuantum uyumluluğa uygun davrandığını düşünenlerden. Ancak beynin bir diğer özelliği de bir fazdan diğerine atlayabiliyor ve farklı düzenlemeler yapabiliyor oluşu. Dolayısıyla Kauffman’a göre beyin salt bir kuantum makine değil; bazen o evreye giriyor olsa da bağımsız bir sistem olarak da çalışabiliyor. Kauffman buradan oldukça dikkat çekici bir sonuç çıkarıyor: Zihin (ve bilinç), beyinden bağımsız olup beynin belirli bölgelerini kullanmaya bile gerek duymadan, devre değiştirerek beyni etkileme gücüne sahip olabilir. Hatta bizim gelişigüzel diye adlandırdığımız birçok durum da aslında sistemin kural dışı davranışları olarak açıklanabilir. Dolayısıyla özgür iradeye sahip olduğumuzu söyleyebiliriz.

Yaşayan en ünlü fizikçilerden biri olarak kabul edilen Sör Roger Penrose ise bir adım daha ileriye giderek beynin tüm aktivitelerinin kuantum mekaniği gizemleriyle açıklanabilmesi gerektiğini savunuyor. Belirsizlik ilkesi, dalga-parçacık ikiliği ya da kuantum dolanıklık bu gizemlerin neler olduğunun anlaşabilmesi adına güzel birer örnek teşkil edebilir. Penrose bilinçaltının çok büyük bir rol oynadığını, hatta bu süreci yönettiğini düşünüyor. Çünkü beynin bilinçli evresini harekete geçiren şey bilinçaltında yaratılanlar olabilir. Ayrıca determinist bakış açısına da karşı çıkarak geleceğin kesinlikle bugünden hesaplanamayacağını, zihnin bu anlamda determinist olamayacağını belirtiyor. Penrose, bilincin bir program olduğunu iddia edenlere şu soruyu yöneltmekte: “Öyleyse bu programın ufacık bir kesitini bile kullanarak yapay zeka üretebilecek olmamız gerekiyor. Ama bunu başaramıyoruz. Neden?”

Ünlü fizikçi, beynin bilinen fizik kanunlarından fazlasına sahip olduğunu düşündüğü için çoğu zaman acımasız eleştirilere maruz kalsa da henüz aksini ispatlayabilenin de çıkmadığını hatırlatmak gerek. Penrose, bilinci anlamanın yeni fiziği bambaşka bir boyuta fırlatacağını, eğer bir gün formüle edilebilirse kuantum mekaniğiyle eşdeğer bir alanla karşı karşıya kalacağımızı söylüyor. Penrose’un konu hakkındaki öngörüleri doğruysa, nöronların basit işlemciler değil karmaşık birer bilgisayar sistemi oldukları sonucuna ulaşıyoruz. Zaten o da aynı iddiayı üstüne basa basa tekrarlıyor.

Penrose bu iddialarında yalnız değil. Kuantum hesaplamalar ve bilgisayarlar denildiğinde adı sıkça anılan MIT profesörü Seth Lloyd da mevcut iddiaların hiçbirinin özgür iradeyi ortadan kaldıramayacağını söylüyor. Lloyd, evren tamamen determinist olsaydı bile bunun özgür iradenin sonu olmayacağını çünkü biz bir seçim yapana dek sonucun belirlenemez olacağını belirtiyor: “Mantıksal çıkarım yapan her bir sistem için geçerli olan koca bir gerçek var. O da şu; bir şeyin önceden belirlenebilir olması için mutlaka o şeyin kendisiyle aynı mantıksal sürece girmek ve o şekilde hesaplama yapmak gerek. Ama bunu yapamazsınız çünkü karar verme süreci tamamlanmadan önce sonucun hesaplanması söz konusu olamaz. Hatta kararı veren sistemin kendisi bile bunun sebep olacağı kesin sonuçları, bu sonuçlar oluşmaya başlamadan önce bilemez. Beynimiz eğer iddia edildiği kadar determinist bir makine olsaydı, mevcut teknolojimizle onu kopyalayıp yapay zekayı yaratmak adına kullanabilirdik. Ancak kopyalamak şöyle dursun, bilgisayarlar gelişip de kuantum hesaplama sistemlerini yaratmaya başladığımızda gördük ki bir bilgisayar sistemi ne kadar gelişmişse ne yapacağı da o derece öngörülemez oluyor.”

Farklı Kamplar
17. Yüzyıl felsefesinin en iyi bilinen rasyonalistlerinden Baruch Spinoza, Etika adlı eserinde özgürlüğün paradoksal bir durum olduğunu belirtiyor, akıl tabiata aykırı hiçbir şey isteyemez, diyordu: “Özgür irade yoktur. Nefsin bir şeyi ya da başka bir şeyi istemesi belirli nedenlerle gerçekleşmiş olup, o nedenler de başka bir nedenle ortaya çıkmıştır ve bu sonsuza kadar böyle gider.” Spinoza, Dennett ve Rovelli’nin açıklamaları birbirlerine oldukça benzemekte. Bu yaklaşım, moleküler seviyede aslında bir hayli deterministik olduğumuzu savunuyor. Yani aslında mikroskobik determinizmle özgür irade birbirleriyle tezat oluşturmadan bir arada çalışan bir sistem gibi davranıyor olabilir. Ancak buna ne kadercilik ne de gerçek özgürlük adını veremiyoruz. “Bir bakıma özgür olduğumuz ve kararlarımızı bu güçle verdiğimiz konusu kesinlikle doğru. Fakat bu kısma takılıp kaldığımızda yaptığımız seçimlerin sebeplerini görmezden gelmiş oluruz” diyor Carlo Rovelli.

Ancak yine bir başka ünlü fizikçi; Perimeter Enstitüsü’nden Lee Smolin, Rovelli’nin çok önemli bir noktayı gözden kaçırdığını düşünüyor. Tabii ki her birimiz doğanın bir parçası olduğumuzdan hedef ve seçimlerimiz de doğa yasalarına uygun gerçekleşmeli. Öyleyse oldukça değişken bir faktör olan “tecrübenin kişisel niteliği” (qualia) de yine doğanın kendisinden mi geliyor? Örneğin, yeni kesilmiş bir portakalı ele alalım. Etrafa yayılan kokusunun hepimizde yarattığı duygu, düşünce ve anılar farklıdır. Bu da her bir tecrübenin subjektif olduğu anlamına gelir. İşte Smolin’in sorduğu soru bu. Ve cevabın da atomlarda ya da beynimizdeki nöronlarda olduğunu düşünmüyor. Evet, kişiliğimiz, duygularımız, düşüncelerimiz nöronların kurduğu bağlantılarla şekilleniyor olabilir. Ama olağanın dışında yeni bağlantılar kurmaya başladıklarında bizi biz yapan her şey değişebiliyor. Örneğin farklı bakış açısı geliştiriyor ya da anılarımızı daha farklı yorumlamaya başlıyoruz. Eğer tüm nöronlarımız anlaşıp, “Şu andan itibaren daha önce hiç kurmadığımız bağlantılarla iletişime geçeceğiz” diyecek olsaydı, bir gün bambaşka biri olarak uyanabilirdik. Dolayısıyla nöronların davranışlarına bakarak özgür irademiz olup olmadığını söyleyemeyiz. Smolin’e göre ortada hala büyük bir muamma var ve bunu nöronlar düzeyine inerek cevaplayamıyoruz.

Aslında özgür iradeyi açıklamayı hedefleyen iki ana görüş mevcut. Örneğin, Daniel Dennett, özgür iradenin ve ahlaki sorumluluğun birbirlerine bağlı olduğunu ama tüm bunlarla determinizmin bir arada varolabileceğini savunuyor. Bu görüşe “bağdaşırcılık”denmekte. Kabaca tanımlarsak determinizm ve özgür iradenin bir arada olabileceğini savunan bu kamp, bir yandan da özgür iradenin sandığımız gibi geniş bir özgürlük alanı olmadığını söylüyor. Dennett, bilincin nöronların aktivitelerinden başka bir şey olmadığını düşünüyor. Buna rağmen özgür irade geliştirebilmiş olan tek türüz ve bunu ondan önce geliştirmiş olduğumuz öz benlik algısına borçluyuz. Ona göre tüm bu süreç iletişim becerilerimiz sayesinde oluştu. Doğruyu yanlıştan ayırabiliyor olmamızı da toplumlarımıza borçluyuz. Birbirimizle konuşabiliyor olmamız, yaptığımız seçimleri açıklamamıza olanak tanıyor. Hatta böylece birbirimizi etkileyip ikna edebiliyoruz. Buradan doğan gücü benlik algısıyla birleştirdiğimizde özgür irade olarak algıladığımız şey ortaya çıkıyor. Aslında hem bu özgürlüğe sahibiz hem de oldukça determinist bir evrende yaşamaktayız, diyor, Dennett özetle. Tabii bu yaklaşımda özgür irade tamamen beyinde yer alan bir süreç olarak açıklanıyor. Peki, beynin tam olarak neresinde? Eğer öz ya da benlik olarak tanımladığımız yerdeyse bu nerede?

Dennett ve bazı sinirbilim uzmanları bunun beyinde tek bir yerde konumlanmadığını ileri sürüyorlar. Fakat bugüne dek izi sürülemediği gibi, yapılan araştırmaların hiçbirinde beynin herhangi bir bölgesinde diğerlerinden daha farklı, daha öz benlik dolu bir aktiviteye rastlanmadı. Aksine, araştırmalar karar verme mekanizmasının birçok farklı (sanal) katmandan oluştuğunu gösteriyor ve koşullar değiştikçe bu süreç de tamamen farklı şekillerde gelişebiliyor. Başka bir bakış açısına göre; determinizmin olduğu yerde örgür irade diye bir şey olamaz. Tamamen bu konuyu ele alan son kitabı Özgür İrade’de (Free Will) oldukça iddialı bir yaklaşımla bu görüşü savunan ünlü sinirbilim uzmanı Sam Harris’in açıklamaları kendisiyle aynı fikirde olan birçok bilim insanı ve filozoftan övgüler almıştı. Harris, “bağdaşmazcılık” olarak adlandırılan tarafta yer alıyor ve kitabında özetle şunları söylüyor:

İnsanların tüm seçimleri beyinlerinde önceden belirlenmiş olduğu için özgür irade diye bir şey olamaz. Yaptığımız her bir seçim önceden belirlenmiş koşullarla gerçekleşiyor. Örneğin; öğrenilmiş sosyal beceriler, kaygılar, genetik olarak devraldığımız eğilimler, kültür, arkadaş çevresi veya toplumsal yükümlülükler gibi bir takım faktörler üzerinden değerlendirme yapıyoruz. Günümüzde sinirbilim uzmanlarının birçoğu bu yaklaşımı destekliyor. Hatta son zamanlarda yapılan bazı deneyler, biz bir karar verdiğimizin farkına varmadan evvel beynimizin bu kararı çoktan verip onayladığını bile gösterdi.

Bilinç konusu gündeme geldiğinde akla hemen geliveren birkaç isimden biri de Steven Pinker. MIT Beyin ve Bilişsel Bilimler Profesörü Pinker da Harris’le aynı tarafta; “Nasıl bir makinenin içinde onu yönlendiren bir hayalet yoksa özgür irade diye de bir şey yok. Davranışlarımız beynimizdeki bir takım fiziksel süreçlerin sonucudur.”

Harris ve Pinker, kararlarımızı beyin ve bedenlerimiz aracılığıyla tamamen fiziksel olarak gelişen bir süreçte aldığımızı savunuyorlar. Niyet ve düşüncelerimiz geri planda saklanan birçok veri üzerinden, biz farkında bile değilken şekillenmeye başlıyor. Dolayısıyla bu süreçte bilinçli bir çaba sarf etmediğimiz gibi, beynimizde verilmiş olan kararın farkına vardığımız ana kadar da durumun bilincinde olamıyoruz. Özetle; sandığımızın aksine seçimlerimizde hiç de özgür değiliz. Harris’in kitabında bu kısmı açıkça yer almasa da bağdaşmazcılık görüşünün en çarpıcı kısmı şu: Seçimlerimizi özgür iradeyle yapmadığımız için aslında hareketlerimizden de sorumlu olamayız. Tam bu noktada işler biraz daha karışıyor. Öyleyse ahlaki açıdan uygun olmayan ve hatta hukuki anlamda ceza gerektiren davranışlarımız için nasıl sorumlu tutulabiliriz?

Amerikalı bilim tarihçisi ve yazar Michael Shermer, Pinker ve Harris’in yaklaşımına sıcak baksa da bazı noktaların eksik olduğunu düşünüyor. Özgür iradeyi farklı bir tanımla ortaya koyuyor Shermer: “Farklı yaklaşımlar geliştirebilme yöntemiyle bir dürtüyü bastırma gücü.” Örneğin diyet yapan birinin tüm çekiciliğine rağmen bol kalorili bir hamburger yerine salatayı tercih etmesi gibi. Bu durum, beynimizdeki bir çok nöral itkinin bizi belli bir şekilde davranmaya veya seçim yapmaya ittiği anda ona karşı koyup farklı bir seçeneğe yönelmemizi sağlıyor. Dolayısıyla bu açıdan yaklaşınca ahlak sorunu da çözülmüş olabilir. 2007 yılında Marcel Brass ve Patrick Haggard tarafından gerçekleştirilen bir araştırma, beynimizdeki nöral ağın bu tür itkilerin yanı sıra ayrıca bir de kontrol yapısı oluşturduğunu, bu sayede diğerlerine ket vurup farklı bir seçim yapabildiğimizi gösterdi. Ama yine farklı bir seçim yaptığımızı söylerken aslında beynimizde önceden oluşturulup bize sunulan bir çıkış yolunu kullanmış oluyoruz. İşte bu nedenle, Shermer’a göre özgürlüğe sahibiz ama belli bir derecede. Çünkü en azından şunu biliyoruz; beynimiz bir karar alıp bize onu dayatmıyor, yanında bir de farklı alternatifler sunuyor. Shermer bunu “abartıdan uzak özgür irade” olarak tanımlıyor.

Determinzm Nedir?
Determinizm (belirlenimcilik), her olayın birtakım nedenlerin zorunlu sonucu olduğunu kabul eden felsefi bir görüştür. Buna göre; evrende gerçekleşen her şey önceden belirlenmiş olmakla birlikte, öyle olmalarını zorunlu kılan bazı yasalarla oluşmaktadır. Nedenselliğe dayanan bu mekanizma, evrenin düzeni olarak kabul edilir. Bu düzende özgür iradeye yer yoktur. Çünkü insan zihni de dahil olmak üzere evrendeki her şey tıpkı kusursuz bir makine gibi işlemektedir. Bir başka deyişle; insanın davranışları, eylemleri, duygu ve düşünceleri nedensellik ilkesi gereğince önceden belirlenmiştir. Bu durumda bir irade özgürlüğünden bahsetmek imkansız hale gelir.

Büyük Muamma
Amerikalı bilim yazarı ve matematikçi Martin Gardner, “Özgür iradenin ne olduğunu sormak, zamanın ne olduğunu sormaktan farksızdır” demişti; “Bu, aklın ermeyeceği, asla çözülemeyecek bir gizem.” Aslında açıkça ortada olan bir şey var: Bir insanın zihinsel süreçlerini gerçekten anlayabilmek için önce bilincin sırlarını çözebilmek gerek. 20 yıl öncesine göre teknolojik açıdan daha gelişmiş olduğumuz için beynin tüm süreçlerini izleyebiliyor ve nöronların aktivitelerini belirliyor olabiliriz ama zihinsel aktivitelerimizin sadece ufak bir bölümü bilinçli aşamada gerçekleşmekte. Bir de biz farkında olmadan gelişen süreçler var. Sinirbilim uzmanları, bilincimizin dışında gelişen bu zihinsel süreçlerin diğerlerinden çok daha fazla olduğunu düşünüyorlar. Yani aslında modern bilim, Sigmund Freud’un konu hakkındaki düşüncelerini doğruluyor. Ama Freud sadece bilinç dışı süreçlerin daha sık yaşandığını söylemekle kalmamış, bir de davranışlarımızı belirleyen asıl faktörün bu süreçlerde gizlendiğini açıklamıştı.

Özgür iradeye sahip miyiz, yoksa öyle olduğu yanılgısına mı kapılıyoruz, bilinmez. Bu soruyu cevaplamanın kolay bir yolu yok. Tüm karmaşıklığına rağmen insan beyninin fiziksel anlamda tahmin edilebilir bir sistem olduğu da su götürmez bir gerçek. Ancak fiziksel olarak ele alan süreçlerin determinist oluşu, resmin tamamını yansıtmaktan uzak. Diğer taraftan henüz bilincin beynin kendisinden ayrı bir mekanizma olduğu da ispatlanabilmiş değil. Demokritos’tan bu yana bilimsel anlamda çok uzun bir yol kaydettik. Ama bilim insanları ve filozofların özgür irade hakkındaki birbirinden farklı açıklamalarına baktığımızda aslında aynı gerçeklerin farklı yorumlandığını görüyoruz. Kuantum mekaniğinin olasılıklara dayanan gücü de açıklayıcı olmaktan ziyade konuyu biraz daha karmaşık hale getiriyor. Tıpkı Seth Lloyd’un ifade ettiği gibi; “Laplace’ın Şeytanı gerçekten bu evrende vücut bulmuş bir varlık olsaydı, bırakın evreni tahmin edebilmeyi, kendi seçimlerinin sonucunu bile hesaplayamayacağının farkına varırdı.”


Tuna Emren
Popular Science, Kasım 2014
Sf. 74-80



Alıntıdır