9 Kasım 2013 Cumartesi

Kur'an'da Öldürme Cezası ve Savaş Durumları


1. Kur'an'da Öldürme Cezası

Kur'an, bir müslümana belli durumlarda öldürme ruhsatı verir. Kur'an'a göre bir kişiyi inancı ne olursa olsun haksız yere öldürmek büyük bir günahtır ve cezası kısastır. Katil, maktulun ailesi tarafından affedilmezse öldürülür.

Müminler! Adam öldürmelerde size kısas farz kılındı. (Bakara 2/178)

Bir kötülüğün cezası, tıpkı onun gibi bir kötülüktür. Kim affeder ve arayı düzeltirse, onun ödülü Allah’a aittir. Allah yanlış yapanları sevmez. (Şura 42/40)

Kur'an'a göre kısas, can güvenliğinin teminatıdır.

Ey sağlam duruşlu kişiler  kısasta sizin için hayat vardır, belki korunursunuz. (Bakara 2/179)

 Allah’ın dokunulmaz kıldığı insanı, haklı bir sebep olmadan öldürmeyin. Kim haksız yere öldürülürse onun velisine yetki tanımışızdır. Öyleyse o da öldürmede aşırıya gitmesin. Çünkü yardım görmüştür. (İsrâ 17/33)

Kur'an maktulun ailesine katili affetme hakkı tanımıştır. Katil, maktulun ailesi tarafından affedilirse belli bir bedel öder.

Kim öldürülenin kardeşi tarafından bir bedel karşılığı bağışlanırsa, marufa uysun ve bedeli güzelce ödesin. Bu, Rabbiniz tarafından bir hafifletme ve ikramdır. Her kim düşmanlığı bundan sonra da sürdürürse, ona acı bir azap vardır. (Bakara 2/178)

Maktulun varislerinden birinin katili affetmesi kısası geçersiz kılar. Katil, affın karşılığı olarak bir bedel ödeyerek kısastan kurtulabilir.

Kur'an belli durumlarda öldürmeye hak tanımıştır. Kur'an'da öldürmeye hak tanınan durumlar kısas, savaş durumu ve terördür. [1]



2. Kur'an'da Savaş Şartları

Kur'an'da savaşmak da belli koşullara bağlanmıştır. Kur'an'a göre bir ülkenin bir ülkeye ya da bir kişinin de başka bir kişiye düşman olmasını gerektirecek üç durum vardır.

Allah, sizi ancak, (1) sizinle din konusunda savaşan, (2) sizi yurtlarınızdan çıkaran ve (3) çıkarılmanız için destek verenleri dost edinmekten men eder. Kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir. (Mumtehine 60/9) 

Bu durum başka bir ayette de açıkça zikredilir.

(1) Yeminlerini bozan, (2) peygamberi yurdundan çıkarmaya kalkışan ve (3) üstelik size tecavüzü ilk defa kendileri başlatan bir kavimle savaşmaz mısınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Oysa Allah, -eğer siz gerçek mü’minler iseniz- kendisinden korkmanıza daha lâyıktır. (Tevbe 9/13)

Kur'an'da saldırıya karşı savaşmaya da izin verilmiştir.

Kendilerine savaş açılanlara savaşma izni verilmiştir. Çünkü onlar zulme uğratıldılar. Allah onlara yardıma elbette kadirdir. (Hacc 22/39) 

Kur'an din ve vicdan özgürlüğüne önem vermektedir. Dinde zorlama yoktur, diyen Allah, herkesin dini inancını özgürce yaşayabileceği bir ortam oluşuncaya kadar savaşılmasını istemiştir. Mekke müşrikleri, Müslümanlara inançlarından ötürü baskı yaptıklarından dolayı bu ayet inmiştir.

Fitne kalmayıncaya ve din tümüyle Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaş. Vazgeçerlerse kuşkusuz ki Allah, ne yaptıklarını iyice görecektir. (Enfal 8/39)

Allah, durup dururken savaşmaya ruhsat vermemiştir. Belirli şartlardan herhangi biri gerçekleşmemişse her insana iyilikle muamele edilmelidir.

Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men etmez. Allah, adaleti ayakta tutanları sever. (Mumtehine 60/8) 


3. Özet

Kur'an'da öldürme cezasının tatbiki için kişiye belli durumlarda ruhsat verilir. Bu şartlar şu şekilde özetlenebilir:

1. Savaş durumu

2. Kısas

3. Terör

Bu durumlar dışında bir kişiyi öldürene de kısas uygulanır. Bu cezaların hepsi devlet denetiminde uygulanır.

Bir ülkeyi düşman edinip savaşmak için zikredilen şartlardan birinin gerçekleşmesi gerekir. Bu şartlar şu şekilde özetlenebilir:

1. Yurdumuzdan çıkaranlar ve yurdumuzdan çıkarılmamıza yardım edenlere karşı savaşılabilir.

2. Saldırıya uğranırsa saldıran kavme karşı savaşılabilir.

Bu durumlar dışında savaşmak için bir ruhsat yoktur.

4. Çarpıtılan Ayetler

Kur'an'da bu konuyla ilgili çarpıtılan ayetlerden birisi Nisa Suresi'nin 89. ayetidir.

Arzu ettiler ki kendilerinin küfre saptıkları gibi siz de sapasınız da beraber olasınız. Bu sebeple, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar içlerinden dost edinmeyin. Eğer bundan yüz çevirirlerse, onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün. Onlardan ne bir dost edinin, ne de bir yardımcı. (Nisa 4/89)

Bu ayeti çarpıtanlara cevap olarak sonraki iki ayeti okumak yetecektir.

Ancak sizinle aralarında anlaşma olan bir topluma sığınmış bulunanlar, yahut ne sizinle ne de kendi kavimleriyle savaşmayı içlerine sığdıramayıp size gelenler başka. Eğer Allah dileseydi, onları size musallat kılardı da sizinle savaşırlardı. Eğer onlar sizden uzak durur, sizinle savaşmayıp size barış teklif ederlerse; Allah, onlara saldırmak için size bir yetki vermemiştir. Diğer birtakım kimselerin de hem sizden emin olmak, hem de kavimlerinden emin olmak istediklerini göreceksin. Bunlar küfre her döndürüldüklerinde ona atılırlar. Eğer bunlar sizden uzak durmazlar, sizinle barış içinde yaşamak istemezler, ellerini savaştan çekmezlerse, onları yakalayın ve onları nerede bulursanız öldürün. İşte bunlara karşı size apaçık bir yetki verdik. (Nisa 4/90,91)


Tevbe Suresi'nin 5. ayeti de sık sık çarpıtılan bir ayettir.

Haram aylar çıkınca bu Allah’a ortak koşanları artık bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayıp hapsedin ve her gözetleme yerine oturup onları gözetleyin. Eğer tövbe ederler, namazı kılıp zekâtı da verirlerse, kendilerini serbest bırakın. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. (Tevbe 9/5)

Bu ayet, Mekke'nin fethinden sonra inmiştir. Müslümanlara her türlü zulmü reva gördükten sonra yurtlarından çıkaran ve  hicretten sonra da müslümanları rahat bırakmadan sürekli saldırılarda bulunan Mekke müşrikleri artık savaş suçlusu durumundadır. Buna rağmen Allah, Mekke'nin fethinden sonra antlaşma yapma hakkı tanımıştır. Allah'ın savaş suçlularına dahi barış hakkı tanıması bağışlayıcılığını gösterir. Nitekim birkaç ayet sonra bu durum şöyle zikredilir:

Yeminlerini bozan, peygamberi yurdundan çıkarmaya kalkışan ve üstelik size tecavüzü ilk defa kendileri başlatan bir kavimle savaşmaz mısınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Oysa Allah, -eğer siz gerçek mü’minler iseniz- kendisinden korkmanıza daha lâyıktır. (Tevbe 9/13)

5. Ehl-i Kitap ile Dost Olmak

Kur'an'da Allah, kimseye inancından dolayı düşman olmamızı istemez. Bu konuda yanlış anlaşılan ayetlerden birisini görelim:

Ey inananlar! Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğruya iletmez. (Maide 5/51)

Maide Suresi, Medine döneminde ve Hudeybiye Antlaşması'ndan sonra inmiştir. Bedir, Uhud ve Hendek savaşları yaşanmış ve bu üç savaşta da Medine'deki Yahudi kabileleri Müslümanlara ihanet etmişlerdir. Yazımızın ilk bölümlerinde belirttiğimiz üzere Allah, belli koşullar gerçekleşmedikçe kimseye sırf inancından dolayı düşman olmamızı emretmez fakat bu ayetin muhattabı olan Yahudiler, Müslümanlara karşı birçok kez savaşmışlardır. Allah, saldırıyı ilk başlatan kavme karşı düşman olmaya ruhsat verir.

Belirlenmiş koşullardan biri sağlanmadıkça her türlü inanç grubundan insanlara iyi davranılmalı ve adalet gözetilmelidir.

Allah, sizi, din hakkında (dininizden dolayı) sizinle savaşmamış, sizi yurtlarınızdan da çıkarmamış kimselere iyilik etmekten, onlara âdil davranmaktan men etmez. Şüphesiz Allah, âdil davrananları sever. (Mumtehine 60/9)

Gerçek İslam tebliğ almamış Yahudiler ve Hıristiyanlar İslam üzeredir. Gerçek İslam tebliğ almamış ehl-i kitap, şirksiz olarak Allah'a ve ahiret gününe inanıp iyi işler yaparlarsa mükafatlandırılacaklardır.

İman edenler, Yahudiler, Hristiyanlar ve diğer dinlerden her kim: ALLAH'a ve ahirete inanır ve erdemli bir hayat sürdürürse, onların ödülleri Rab'leri katındadır. Onlar için korku ve üzüntü yoktur. (Bakara 2/62) 


Dipnotlar:

[1] Bunlar kısas (Bakara 2/178), savaşta vuruşma anı (Muhammed 47/4) ve terör (Maide 5/33) suçudur.

Kur'an'da Kölelik ve Cariyelik Kavramları


Kur'an'da köleliğin ve cariyeliğin olup olmadığı bahsinde bir izahat vermeden önce kölelik ve cariyelik kavramlarının ne olduğunu açıklamak istiyoruz.

İslam dininin özenle muhafaza edilmiş en sağlam tarihi kaynağı Kur'an'dır. Bu sebepten ötürü bu yazımızda Kur'an'ı merkeze alarak İslam dininde kölelik ve cariyelik kavramlarının eleştirisini yapacağız.

Kölelik, bir insanın başka bir insanın malı ve mülkü olmasıdır. Kadın kölelere cariye denir. (Ayrıntılı bilgi için bkz: Vikipedi Kölelik Maddesi)

Çok eski tarihlerden beri savaşlarda esir düşenler köle kabul edilir ve köle pazarlarında satılırdı. İslam'da kölelik ve cariyeliğin olup olmadığı hususu bir süredir münakaşa bahsi haline gelmiştir. İslam'ın özenle korunmuş öncelikli kaynağı Kur'an, bu münakaşalarda yer bulamadığından tartışmalar uzayıp gitmektedir.

Osmanlı Devleti zamanında kölelik daha çok cariyelik olarak görülmüştür. Muhtelif seferlerde esir düşen kadınlardan bir kısmı hareme alınır ve padişah tarafından odalık olarak kullanılırlardı. Bu tür uygulamalarda yapılan hatalar padişahtan çok fetvayı veren din adamlarına aittir, fetvayı veren din adamları da geleneksel İslam anlayışının etkisinde kalmışlardır. Mezheplerin görüşüne göre, bir kişi nikahsız olarak sayısız cariyeyle cinsel münasebette bulunabilir, bu sebepten ötürü cariyeler Kur'an'daki dört eş sınırına dahil olmazlar. 

Birtakım çevreler, Kur'an'ın savaşta esir düşen kadın ve erkeklerin köleleştirilmesini kaldırmak istediğini ama şartlar gereği bu hedefini tam olarak başaramadığını söyleyerek komik duruma düşmektedirler.

Kur'an, savaşta esir düşenlerin köleleştirilmesini Muhammed Suresi'nin 4. ayetiyle doğrudan yasaklamıştır. 

"...Bundan sonra esirleri bedelli ya da bedelsiz mutlaka serbest bırakın..."(Muhammed 47/4)

Objektif olarak bakarsak bu ayet, direkt olarak köleliği ve cariyeliği yasaklamıştır. Bu ayetten sonra kölelik ve cariyeliğin geçerliliği hususunda hiçbir açık kapı bulunmamaktadır.

Nitekim Bedir Savaşı'nda da Hz.Muhammed, esirlerin bir kısmını çocuklara okuma-yazma öğretmeleri karşılığında, bir kısmını bedelli olarak, bir kısmını da bedelsiz olarak serbest bırakmıştır.

Birtakım çevreler, bu açık hükme rağmen, Kur'an'da bazı suçlarda kefaret olarak "köle azad etme" gibi yaptırımların bulunmasını Kur'an'da köleliğin olduğuna delil olarak sunmaktadırlar. Bu iddia tamamen geçersizdir. Muhammed Suresi'nin 4. ayetini inkar etmedikçe Kur'an'da köleliğin ve cariyeliğin olduğunu savunmak bir hayli güç olacak ve savunan kişiyi komik durumlara düşürecektir. "Köle azad etme" gibi yaptırımlar, zaten varolan köleler için geçerlidir. Kur'an'da hiçbir ayette "kölelerinizi azad edin" demez. Müslümanın kölesi zaten olamaz. Müslüman bir kişi bir suç işledikten sonra karşılık olarak köle azad etmez, bir suç işlememiş olsa bile Muhammed Suresi'nin 4. ayetine göre bütün kölelerini azad etmek zorundadır. Kur'an'da bazı suçlara kefaret olarak "köle azad etme" yaptırımının bulunması, kişinin kendisine ait olmayan köleler için geçerlidir. Kur'an köleleştirmeyi yasaklamış olsa da Kur'an'ın bu emrine uymayan müşrikler ve bir kısım ehl-i kitap halihazırda bulunmaktadır. Köle azad edilirken gayrimüslimlerin halihazırda mevcut bulunan kölelerinden azad edilir. Bazı ayetlerde "köle bulamazsanız" ya da "köle azad etmeye güç yetiremezseniz" gibi ifadeler bulunması da bu kölelerin Müslüman kişiye ait olmadığını ispatlar. Çünkü eğer kişinin kendi kölesi olsa doğrudan bedelsiz olarak o köleyi serbest bırakabileceği için "köle bulamama" ya da "köle azad etmeye güç yetirememe" gibi durumlar olmaz.


Konuyu sıkıcı hale getirmemek adına kadın köleler olarak nitelenen "cariyeler" konusuna geçiyoruz.

İlginçtir ki Kur'an'da cariye sözcüğü bir kez bile geçmemektedir. Bu iddiamızın aksini ispat edecek yoktur. Kur'an meallerinde "cariye" şeklinde çevrilen ifade "ma meleket eymanukum" ifadesidir. Meleket sözcüğü melik sözcüğüyle aynı kökten türemiştir ve sahip olduklarınız anlamına gelir. Eymanu sözcüğü ise yemin sözcüğüyle aynı kökten türemiştir ve yeminli bir anlaşma anlamına gelir. "Ma meleket eymanu kum" ise yeminlerinizin sahip oldukları, demektir. Bu ifadeyle "savaş esiri kadınlar" kastedilir. Eğer bir kişi, savaş esiri bir kadın ile kadının da rızasıyla evlenmek isterse, onu özgürlüğüne kavuşturur. Kadın özgürlüğüne kavuşturulurken verilen para, kadının mehiri olur. Savaş esiri bir kadınla evlenmenin hür kadınla evlenmekten tek farkı mehir olarak verilen paranın daha az olmasıdır.

Kur'an'a göre savaş esiri kadınlar, nikahsız odalık olarak kullanılamaz. Nisa Suresi'nin 3. ayeti bu iddiamızı desteklemektedir fakat birçok mealde bu ayet yanlış çevrilmiştir. Biz Diyanet İşleri Başkanlığı'nın mealini inceleyelim.

"...Eğer (o kadınlar arasında da) adaletli davranmayacağınızdan korkarsanız, o taktirde bir tane alın veya sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin..." (Nisa 4/3)

Meali hazırlayanlar, Kur'an'da cariye sözcüğünün geçmediğini bildikleri için bu sözcüğü parantez içinde yazmışlardır. Sırf bu durum bile Kur'an'ın mezhep imamlarının görüşlerinin etkisinde kalınarak yorumlandığının bir kanıtı niteliğindedir.

Ayeti daha iyi anlamak için Arapçasını görelim.

fîl yetâmâ fenkihû mâ tâbe lekum minen nisâi mesnâ ve sulâse ve rubâa, fe in hıftum ellâ ta’dilû fe vâhideten ev mâ meleket eymânukum.

Ayetin Türkçeye doğrudan çevirisi şu şekildedir: "Yetimler konusunda adaletli davranamamaktan korkarsanız o takdirde helaliniz olan kadınlardan ikişer, üçer ve dörder nikahlayın. Eğer (bu kadınlar arasında) adaletli davranmayacağınızdan korkarsanız bir hür kadını ya da yeminli anlaşmanızın sahip olduğunu..."

Ayetin ilk cümlesinde fe inkuhu fiili kullanılmıştır. Ayetin ikinci cümlesinde ise fiil düşmüştür. Bu kullanımın benzeri Türkçede de görülür. "Ayşe bugün okula gelmedi. Ali de..." şeklinde bir ifadede ikinci cümlenin fiili düşmüştür. Fakat biz cümlenin gelişinden "Ayşe bugün okula gelmedi. Ali de gelmedi." denmek istediğini rahatlıkla anlarız. Bu ayetteki kullanım da bu şekildedir. "Yetimler konusunda adaletli davranamamaktan korkarsanız o takdirde helaliniz olan kadınlardan ikişer, üçer ve dörder nikahlayın. Eğer (bu kadınlar arasında) adaletli davranmayacağınızdan korkarsanız bir hür kadını ya da yeminli anlaşmanızın sahip olduğunu (nikahlayın) ..." görüldüğü gibi rahatlıkla ikinci cümlenin de tek bir fiili olduğunu ve bu fiilin nikahlamak olduğunu anlayabiliriz.  Ayette "nikahlamak" şeklinde ortak bir fiil kullanıldığı halde, birçok mealci "yetinin" fiiline yer vermiştir. Ayette ise "yetinin" şeklinde bir ifade geçmemektedir.

Yaptığımız bu detaylı izahattan sonra ifadenin doğru çevirisini aktarmak istiyoruz. 

"...Eğer (o kadınlar arasında da) adaletli davranmayacağınızdan korkarsanız, o taktirde bir tane hür kadını ya da yemininizin sahip olduğunu (nikahlayın)... (Nisa 4/3)

Ayette savaş esiri kadınlara yapılacak nikah muamelesinin, hür kadınlara yapılan nikah muamelesinden bir farkı olmadığı açıkça ifade edilmiştir. Bu durumdan rahatlıkla savaş esiri kadınlara yapılacak nikahın, dört eşlilik sınırına dahil olduğunu anlayabiliriz.

Bu görüşümüzü açıkça destekleyen başka bir ayet de Nisa Suresi'nin 25. ayetidir.

"Sizden özgür kadınlarla evlenmeye güç yetiremeyenler, inanmış yeminlerinizin sahip oldukları (savaş esiri kadınlar) ile evlensinler. İnancınızı en iyi bilen ALLAH'tır. Hepiniz birbirinizdensiniz. Ailelerinin de izniyle ve uygun şekilde mehirlerini ödeyerek onlarla NİKAHLANIN. İffetli yaşasınlar, zina etmesinler ve gizli dostlar edinmesinler. Evlilik yoluyla özgürlüklerine kavuştuktan sonra zina yaparlarsa, kendilerine özgür kadınlara verilen cezanın yarısını verin. Bu, günaha girmekten korkanlarınız içindir. Sabrederseniz sizin için daha iyi olur. ALLAH bağışlayandır, rahimdir." (Nisa 4/25)

Bu ayette de apaçık bir şekilde "ma meleket eymanukum" olan kadınlarla yani "savaş esiri olan" kadınlarla nikahsız ilişkide bulunulamayacağı ve bu tür bir ilişki için mutlaka NİKAH gerektiği ifade edilmiştir.

8 Kasım 2013 Cuma

Doğumdan Sonra Hayat Var mı ?


Anne rahmine düşen ikiz kardeşler önceleri her şeyden habersizmiş. Haftalar birbirini izledikçe onlar da gelişmişler. Elleri, ayakları, iç organları oluşmaya başlamış. Bu arada, etraflarında olup biteni fark etmeye başlamışlar. Bulundukları rahat, güvenli yeri tanıdıkça mutlulukları artmış. Birbirlerine hep aynı şeyi söylüyorlarmış:
“Anne rahmine düşmemiz, burada yaşamamız ne harika değil mi? Hayat ne güzel şey be kardeşim!”
Büyüdükçe, içinde yaşadıkları dünyayı keşfe koyulmuşlar. Öyle ya, hayatın kaynağı neymiş? İşte bunu araştırırken, karşılarına anneleriyle onları birbirine bağlayan kordon çıkmış. Bu kordon sayesinde, hiçbir zahmet çekmeden, güven içinde beslenip büyütüldüklerini tespit etmişler.
“Annemizin şefkati ne kadar büyük! Bize bu kordonla ihtiyacımız olan her şeyi gönderiyor.”
Artık aylar birbiri ardınca geçiyor. İkizler hızla buyuyor, diğer bir deyişle “ yolun sonu “na yaklaşıyormuş. Bu değişiklikleri hayretle gözlemlerken, bir gün gelip bu güzelim dünyayı terk edeceklerinin işaretlerini almaya başlamışlar.
Dokuzuncu aya yaklaştıklarında, bu işaretleri daha kuvvetli hissetmeye başlamışlar. Durumdan telaşlanan ikizlerden birisi diğerine sormuş:
“Neler oluyor? Bütün bunların anlamı nedir?”
Öteki daha sakin aklı başındaymış. Üstelik, bulundukları bu dünya çoğu zaman ona yetmiyor; duyguları daha geniş bir alemi arzuluyormuş. O cevap vermiş: “Bütün bunlar, bu dünyada daha fazla kalamayacağız anlamına geliyor .”
Ve eklemiş: “Buradaki hayatımızın sonuna yaklaşıyoruz.”
“Ama ben gitmek istemiyorum.” diye haykırmış kardeşi. “Hep burada kalmak istiyorum.”
“Elimizden gelen bir şey yok. Hem, belki doğumdan sonra hayat vardır.”
Bize hayat veren o kordon kesildikten sonra bu nasıl mümkün olabilir ki? diye cevaplamış öteki. “Bize hayat veren kordon kesilirse nasıl hayatta kalabiliriz, söyler misin bana? Hem, bak bizden önce başkaları da buraya gelmiş ve sonra da gitmişler. Hiçbirisi geri gelmemiş ki bize doğumdan sonra hayat olduğunu söylesin. Hayır bu her şeyin sonu olacak.”



Bütün bunları söyledikten sonra eklemiş:
“Hem belki de anne diye bir şey yok!”
Olmak zorunda” diye itiraz etmiş kardeşi. “Buraya başka türlü nasıl gelmiş olabiliriz, nasıl hayatta kalabiliriz ki? 
Sen hiç anneni gördün mü ? diye üstelemiş öteki. “O belki de sadece zihinlerimizde var. Bir annemiz olduğu düşüncesi bizi rahatlattığı için onu belki de biz uydurduk. 
Böylece, anne rahmindeki son günleri derin sorgulamalar ve tartışmalarla geçmiş.
Sonunda doğum anı gelmiş çatmış. İkizler dünyalarını terk ettiklerinde gözlerini başka bir dünyaya açmışlar ve sevinçten ağlamaya başlamışlar. Çünkü gördükleri manzara hayallerinin bile ötesindeymiş.
“Gerçek keşif gezisi, yeni yerler aramak değil, yeni gözlerle bakabilmektir” (Marcel Proust)

  • 7 Kasım 2013 Perşembe

    Kanatlarında Karınca Görüntüsü Olan Sinekler





    Bu sinekleri ilk kez tespit eden ekolog Dr. Brigitte Howarth şunları şöylüyor: 

    ''İlk gördüğümde sineğin kanatlarındakini leke gibi bir şey sandım. Fakat bana o kadar simetrik geldi ki ''hayır bu olamaz'' dedim. Daha sonra mikroskop ile inceleyince sineğin kanatlarında bildiğin böcek resmi çizili olduğunu gördüm.''





    Bu arada bu meyve sineğinin ismi ''Goniurellia tridens''
    ''Göklerde ve yerde nice deliller vardır ki, onlar bu delillerin yanından dikkatsizce geçerler.''
    (Yusuf suresi 105. ayet)

    5 Kasım 2013 Salı

    Modern Fizik ve Allah İnancı : Boşluk Deneyi





    Bu konu tam manasıyla açıklığa kavuşmadığı sıralarda Paul Davies isimli bir teorik fizik profesörü çok ilginç bir deney yaptı. Bu deney “Boşluk Deneyi”ydi. Mutlak boşlukta atomların, elektronların nasıl hareket ettiği ve ışınların nasıl geçtiği eskiden beri fizikçilerin merakını çeken bir konuydu. Bu çerçevede sıfıra yakın bir boşluk elde etmek üzere deneyler yapan Paul Davies laboratuvar çalışmaları sırasında kendi ifadesiyle “Hiçbir zaman aklına gelmeyecek” bir olayla karşılaştı. Tam bir boşluk meydana geldiğinde kendiliğinden yeni “Kuvant”lar ve enerjiler ortaya çıkıyordu. O zaman Davies bu olayın altını çizdi ve dedi ki: “O halde yaratılan varlık bizim sandığımız gibi kendi kendine gelişmiş değildir. Devamlı kaynayan bir pınar gibidir. Mutlak bir boşlukta bile ilahî kudret yeni programları, yeni enerjileri meydana getirmektedir”. Davies bu görüşünden yola çıkarak yazdığı “Modern Fizik ve Allah İnancı” adlı kitapta fiziğin çeşitli yanlarıyla Allah’a nasıl paralelleştiğini, adeta Allah’ı müşahade etmek ve onun ilmini öğrenmek için ne kadar yakın noktalara geldiğini tek tek anlattı.
    Bundan sonraki gelişmelerde Paul Davies‘in vardığı sonuçlar istikametinde oldu.



    Sırlar çözülüyor


    Herkesin bildiği gibi uzaya duyulan merak yeryüzünden yıldızları gözlemeyi sağlayan rasathaneler vasıtasıyla gideriliyordu. Eskiden rasathanelerde teleskoplar belli uzaklıklara kadar yıldızları görebiliyorlardı, bunun belli bir sınırı vardı. Bu sınırı aşan yahut ışığı daha az olan yıldızı görmek mümkün değildi. Ancak sonradan X ışınıyla çalışan, X ışınlarını absorbe ederek resim şekline döken teleskoplar yapıldı ki, bunların kullanıldığı gözlem laboratuvarlarına “Radyoteleskopi laboratuvarları” denir. İşte bu laboratuvarlarda göremediğimiz ve ışığı henüz bize gelmeye kifayet edemeyen bir çok gezegen, yıldız hatta güneş müşahade edildi. Bu sefer evrenin içinde büyük sırlar çözülmeye başladı. Çünkü o güne kadar yalnız gözümüzle gördüğümüz yıldızları aşan bir çerçeve inceleme sahasına girmişti. 19. yüzyılın sonundaki astronomi kitaplarını açarsanız 2 milyon yıldızdan bahsedildiğini görürsünüz. Halbuki bugün X ışınları sayesinde sırf bizim galaksimizde 1 milyar yıldızın var olduğunu anlayabiliyoruz. Yine 19. asrın son yıllarında yazılmış kitaplar 8-10 galaksinin bulunduğunu yazarlarken bugün radyoteleskopların yardımıyla 1 milyar galaksiden bahsediyoruz. Yarın bir başka araçla bir takım yıldızların, gezegenlerin mevcudiyetini tespit etmek mümkün olursa belki daha da çok sayıya ulaşacağız.

    Yapılan bu çalışmalar sırasında uzayda “Kuvasar” ve “Karadelik” (Backhde) dediğimiz 2 önemli enerji ünitesi tespit edildi. Karadelik diye adlandırılan ünite ölmüş bir yıldızın mezarıydı. Ölmüş bir yıldızın bütün elektronlarının, atomlarının dağılıp evrenin bilinmezliğinde kaybolması lazım gelirken müşahadeler gösterdi ki bir yıldız ölürken bü­züşüyor ve bütün atomları, elektronları yığıla yığıla bir yumak meydana getiriyor. Mesela güneş böyle bir operasyona tabi olsa 3-4 katlı bir apartman kadar küçülebilir. Ama evrende güneşten binlerce hatta yüzbinlerce defa büyük kitleler de var. Bunlar bizim ayımızdan biraz daha küçük boyutlara düşüyorlar, işin ilginç tarafı bütün atomların, elektronların üstüste yığılarak bir yumak meydana getirmelerinden sonra birdenbire tamamen ortadan kaybolmaları.
    Radyoteleskoplarla yapılan gözlemler bunların tamamen kaybolduğunu, adeta evrenden silindiğini müşahade etti. Halbuki biraraya toplanmış bunca enerji kitlesinin, nötron ve proton yığınlarının kaybolması mümkün değil. Çünkü kaybolması için dağılmaları lazım. Bunlar ise aksine üstüste, birbirlerine sokulur gibi toplanıyorlar.

    Nabız Yıldızlar


    Bu noktada konu karmaşık bir hale büründü önce. Çünkü X ışınlarını alarak fotoğraf haline getiren teleskoplar bunları müşahade edemiyordu. Demek ki bunlarda X ışını yoktu. O halde orada herşey bitmişti. Ancak herhangi bir gezegende hâlâ bir fizik canlılık varsa mutlaka X ışını salar. Bu X ışınlarını salamadığı zaman canlılığı bitmiş demektir. Teleskoplarımız ışın salmayan cisimleri alamadığı için bunları yok olmuş görüyoruz. Durum böyleyken bundan başka bir müşahade daha yapıldı. Bir takım yıldızların nabız gibi zaman zaman parlayıp zaman zaman söndükleri, yani radyoteleskoplara mükerreren görünüp kayboldukları anlaşıldı. Bazıları bir dakikada, bazıları bir saniyede 30 defa sönüp 30 defa yanıyorlardı. Bu şartlar altında şöyle bir düşünce akla geldi: “Demek ki bu yıldızlar zaman zaman X ışını salıyor, zaman zaman salamıyor.” O zaman bunlara “Nabız yıldız” anlamında “Pulse star” dediler ve bu hali ölümün bir basamağı şeklinde tanımlayarak bu noktadan o kaybolan yıldızların keşfedilebileceğini öne sürdüler. Hakikaten bir yıldız ölürken önce “Pulse star” şekline geçiyor, bir nabız gibi “Varım-yokum, varım-yokum” dedikten sonra birdenbire yok oluyor.
    Peki artık x ışınları salmayan nötronlar ve protonlar nereye gitti? Bunu hesap etmek mümkün değil ama bu yok oluş bize büyük bir müşahadenin anahtarını veriyor. Nedir bu büyük müşahadenin anahtarı? Yıldızların mezarı. Varılan sonuç da şu: “Yıldızların mezarı tıpkı insanların mezarı gibi bir varlığın başka bir pencereye açılmasıdır”. Nasıl ki insanlar ölünce ebediyete yansırlar, yıldızlar da fizik olarak aynı sonuca ulaşıyorlar. Karadeliğin esrarı işte buradan doğuyor. Biraraya yumak gibi sokulmuş protonlar, nötronlar yani maddesel varlıklar o kadar büyük bir cazibe meydana getiriyorlardı ki mekan bu cazibeye dayanamıyor ve manyetik bir enerjiye dönüşüyordu. Bunun sonucunda yıldızlar kayboldukları zaman bir “Manyetik anafor” meydana geliyordu. Bunlara “Gravidation shock” adı verildi. Bu adın veriliş sebebi bir yıldız öl-dükten sonra onun yerinde oluşan manyetik anafor noktasının, önünden geçen bütün gezegen ve yıldızları yutup yok etmesiydi.



    Maddeye ne oldu?

    Çıkan sonuç maddecilerin maskesini bir anda düşürmeye yetmişti. Onlara yöneltilen soru şu oldu: “Peki, madde madde dediniz, bu madde ne oldu? Bunun yanından geçen gezegen yok oluyor, nereye gidiyor?” Tabii yapılan açıklamalar tamamiyle kurgu film senaryosu gibi “Yok zaman tüneline geçti, yok şöyle oldu, yok böyle oldu” şeklinde cümlelerden ibaret kaldı. Ama fizik önemli bir gerçeğe ulaştı ki bu, uzayda gördüğümüz varlıkların maddesel varlıklarının yanında maddenin ötesine aşan bir başka boyut sistemlerinin olmasıydı. Bu ne demektir? Bir maddenin temelinde ya titreşim şeklinde bir ışın veya atom şeklinde bir zerrecik bulunur. Ancak yıldızlar kayboldukları zaman ne ışına, ne atoma dönüşüyorlar. Eğer böyle olsaydı X ışınlı teleskoplarımız onların resmini çekebilirdi. Buradan ortaya çıkan ve bütün maddecileri susturmayı başaran sonuç şudur: “Maddesel görünüm varlığın belli bir mekanda, belli bir boyut uyumundan doğan görünümüdür”. Varlıkların mutlaka maddesel görünüme sahip olmaları gerekmez. Eğer gerekşeydi karadelikler meydana gelmeyecekti. Yıldız mezarlarında görüyoruz ki ölen yıldız ışına da atoma da dönüşmeden ortadan kayboluyor. Yok olduğunu düşünelim. Bu durumda nasıl önünden geçen yıldızı yok edebilir? Bunun tek izah tarzı var. Yıldız bir başka boyut eylemine geçmektedir ki bu boyut manyetik bir boyuttur. Bizim bildiğimiz zaman ve sağ sol derinlik anlamına gelen bir boyut değil. Bu gerçek gösteriyor ki “Evren tesadüf sonucu meydana geldi, enerji birbirini dengeledi” şeklinde insan aklına yakışmayan düşüncelerin fizik kitaplarından ve fizik düşüncesinden çıkması şarttır. Nitekim çıkmıştır da.





    Büyük kudret
    Aklı başında tüm fizikçiler evreni bir büyük kudretin oluşturduğunu, bu programları bir büyük kudretin yapabileceğini ve bu kadar ince detaylı fizik problemlerinin herhangi bir tesadüf ilkesiyle açıklanamayacağını kabul ettiler. Eğer isim saymak lazım gelirse başta Einstein olmak üzere atom teorisyenliğinin yanısıra filozofluğuyla da kendini kabul ettiren Heisenberg‘i örnek gösterebiliriz. Heisenberg’in çok güzel bir mantığı vardır. “Belirsizlik teorisi” diye adlandırılan ve fiziğin en ciddi teorilerinden biri kabul edilen bu mantığa göre atom çekirdeğinde zuhur eden herhangi bir hadisenin belli bir zaman sonra ne şekil alacağı önceden kestirilemez. Atom çekirdeğinin belli bir zaman sonra ne olacağı belli değilse, atomlar varlıklarını nasıl devam ettiriyorlar? “Belirsizlik teorisi” gereğince bir zaman sonra hepsinin dağılıp gitmesi mümkün. Bu da evrende dengenin tamamen bozulmasına yol açacak. Peki evrende nasıl kalabiliyor bu denge?
    Atomlar belirsizlik ve fevkalâde güç bir takım fizik olgular içinde hayatiyetlerini devam ettiriyorlar ve bunun sonucunda evrendeki denge sağlanıyorsa bunun mutlaka bir program yönetimi vardır. Heisenberg de bunu kabul etti ve “Allah’tan başka bir düşünceyle atomların yaşayabileceğini, hayatiyetlerinin devam edebileceğini düşünmek mümkün değildir” dedi. Büyük fizik alimlerinden Brugly, Drug, atom çekirdeğinin hesabını yapan Ferni hep aynı kanaatte. Kısacası fizik ilmine keşifleriyle imzalarını atmış, mühürlerini basmış insanların tümü Allah’a inandı. Ancak bir bakkal hesabını bile yapamayacak kadar basit fizik bilgisine sahip olanlar inanmadı. Çünkü olayı izleyebilecek zihin yapısından çok uzaktaydılar.
    Fiziğin bu tarz gelişmeleri ve bunun so­nucunda gerek makro evrende gerek mikro-evren dediğimiz atom çekirdekleri ve ışınlar dünyasında ilahi bir programın temel olduğunu anlaması onu Allah inancıyla paralelleştirdi. Yani fiziği derinlemesine öğrenen herkes Allah’ın yaratıcı kudretini ve sonsuzluğunu anlayarak ona inanmaya başladı.

    • Bu yazı Onkolog Dr. Haluk Nurbaki, Günaydın Gazetesi Ekleri, Modern Fizik ve Allah İnancı kitapçığından alınmıştır.


    3 Kasım 2013 Pazar

    Kalpteki Beyin





    Sadece Türkçede değil, başka milletlerin dillerinde de; "Mangal gibi yüreği var. Kalp kalbe karşıdır. Sen hep kalbimdesin. Narin bir kalbi var. Kalbinin sesini dinle. Kalbim kırıldı…" gibi ifadelerle kalbe, zengin ve derin mânâlar yüklenmiştir. Hâl böyleyken, modern tıp kalbi, sadece fizyolojik yapısıyla sınırlandırmış; akıl, düşünce, karar verme ve hislerin kaynağı olarak da beyni nazara vermiştir. Peki, hakikatte kalp, vazifesi sadece kan pompalamak olan bir organ mıdır? Bu mevzudaki çalışmalarıyla tanınan Dr. Armour ve Dr McCraty'nin araştırmaları, kalbin kan pompalamak dışında birçok fonksiyonunun olduğunu ortaya koymuştur.



    Bugün modern tıbbın yeni bir alanı olan nörokardiyoloji (kalp-sinir bilimi) alanında çalışmalar yürüten Dr. Armour ve Dr. Ardell; kalpte merkezî sinir sisteminden bağımsız, öğrenme, bilgi işleme, hatırlama ve idrak gibi fonksiyonlarla donatılmış, küçük bir beyin olarak vasıflandırılan bir nöron ağı keşfetmiştir. Beyinden bağımsız en az 40.000 sinir hücresinden meydana gelen, kendine has karmaşık bu sinir sistemi, kalpteki muhteşem beyin olarak tarif edilmektedir. Kalpteki bulunan nöron hücreleri hem beyinle iletişim kurmakta, hem de kalbin faaliyetlerini düzenlemektedir. Böylelikle hem kalpten beyne hem de beyinden kalbe bilgi akışı gerçekleştirilmektedir. Araştırmalar kalpten beyne gönderilen bilgi miktarının beyinden kalbe gönderilenden daha fazla olduğunu ortaya koymuştur.

    Beyindeki mücerret, analitik ve mantıkî zekânın; bilgi işleme, depolama, hatırlama fonksiyonları yanında; kalbin de, duygu ve iletişim zekâsıyla donatıldığı, duyguların ilk üretim merkezinin kalpte vücut bulduğu, kalpte üretilen duygu taşıyan sinyallerin, limbik sisteme çok hızlı şekilde taşındığı, beyin üzerinden hislerle alâkalı cevabın bütün hücrelere ve civardaki insanların kalp ve beyin dalgalarına tesir ettiği, kalbin de aynı beyin gibi; yargılama, karar verme, bilgi işleme ve hatırlama fonksiyonlarının olduğu farklı ilim adamları tarafından (McCraty, McCraty ve Childre, Thurber ve arkadaşları) 2010 yılında, değişik merkezlerde yapılan araştırmalarla ortaya konmuştur. Nörokardiyoloji bilimi çerçevesinde yapılan bu araştırmalar, insana dâir bakış açısını ve ön kabulleri kökten değiştirecek gibi görünmektedir.

    Son ilmî araştırmalar (McCraty, 2002, 2010; Haspel, 2009), bilhassa kalp ve beyin arasındaki münasebete dikkat çekerek, kalbin beyinle dört farklı yol üzerinden iletişim kurduğunu ortaya koymaktadır:

    1. Sinirler (nörolojik yol),

    2. Hormonlar ve nörotransmitterler (biyokimyevî yol),

    3. Kan basıncının oluşturduğu nabız dalgaları (biyofızikî yol),

    4. Elektromanyetik alanların karşılıklı etkileşimi.

    Kalp-beyin ve kalp-diğer vücut sistemleri arasındaki bu iki yönlü iletişim ağı, bilinen en kompleks iletişim ağlarından biridir. Her bir kalp atışı sadece kanı pompalamakla kalmaz; aynı zamanda bütün vücuda kan basıncıyla, nörolojik, hormonal ve elektromanyetik yollarla bilgi gönderir ve ondan aynı yollarla bilgi alır.



    Kalp atım hızı değişkenliğinin hayatımıza tesirleri

    Kalp atım hızı değişkenliği (HRV), sinoatrial düğümdeki (kalpte elektrik akımı üretilmesinde görevli sinir hücreleri topluluğu) elektrik uyarılarının sağlıklı düzenlenip düzenlenmediğini aksettirir. HRV parametresi, beyinden kalbe ve kalpten beyne giden düzenleyici sinyallere kalbin cevap verme kabiliyetini ölçmeye yarayan bir pencere meydana getirdiği için, kalp atım ritimlerinin değişiklik yüzdelerinin anlaşılması son zamanlarda ehemmiyet kazanmıştır.


    Kalbin bir atımından diğerine geçen süre, kalp atım hızı değişkenliği olarak tarif edilmektedir. Kalbin her bir atışı arasında geçen zaman miktarı, her zaman düz bir çizgi takip etmemektedir. Thurber ve arkadaşları 2010 yılında kalp atım hızı değişkenliğinin insanın ruhî durumuna tesiri üzerine yaptıkları araştırmada, enteresan bulgulara ulaşmışlardır. Bu çalışmaya göre; eğer kalp atışları arasındaki değişkenlik tutarlı ise, bütün vücut sistemleri bundan müspet etkilenmekte, tersi durumda ise bütün vücut menfi tesir altında kalmaktadır.

    Ferdin içinde bulunduğu hissi duruma göre kalp; atım hızı değişkenliği yoluyla beyin sapına, amigdalaya ve kortekse gönderdiği bilgilerle beyin dalgalarına ve fonksiyonlarına tesir etmektedir. Bütün bu tespitler, kan pompalamanın yanında, kalbe, bedenin tamamında tesirli uyum ve ritim bütünlüğünü düzenleyici ve yönetici sinyal merkezi olarak da vazife verildiğini göstermektedir. Fertler; öfke, sevinç, korku ve ümitsizlik gibi farklı duygular yaşarken, kalp atım hızı değişkenliğindeki ritmik desenler de farklılık gösterir. Meselâ insan; şükran, takdir, kıymet verme, sevme, merhamet gibi pozitif duygular yaşıyorsa, kalp atım hızı değişkenliği tutarlı olmakta; korku, endişe, ümitsizlik, depresyon vb. menfi duygular içinde ise, kalp atım hızı değişkenliği tutarsız hâle gelmektedir. Ayrıca kişi müspet duygular içinde ise kalbin pozitif duyguları algılaması daha kolay olmakta, tersi durumda ise bu tür duyguların idraki zorlaşmaktadır. 2009 yılında McCraty ve arkadaşlarının ve ayrıca Halpel'in yapmış oldukları araştırmalar, insanda niyetli/şuurlu olarak pozitif duyguların meydana getirilebileceğini göstermiştir. Kişinin şükran, takdir, merhamet, sevgi duygularını yaşama arzusu, kalp atım hızı değişkenlik oranlarını düzenleyerek daha müspet duygular yaşaması için tetikleyici bir güç oluşturmaktadır.







    Kalbin elektromanyetik alanı ve hayatımıza tesirleri

    İnsan kalbi, vücutta en güçlü ve geniş elektromanyetik alanın üretildiği bir reaktördür. Kalpte üretilen biyoelektromanyetik alan, insan kalbinden yaklaşık 50–70 cm mesafeden, Süperiletken Kuantum İnterference Cihazı (SQUID) tabanlı magnetometreler ile ölçülebilmektedir. McCraty'nin ölçümleri ile kalpte elektrokardiyogram olarak (EKG) ölçülebilen elektrik alanının, beyinde kaydedilen elektroensefalogramdan (EEG) genlik (amplitude) bakımından ortalama 100 misli daha büyük, manyetik bileşeninin de, beyinde üretilenden yaklaşık 5.000 kat daha güçlü olduğu tespit edilmiştir. Kalbin bu ritmik aktivitesi ile üretilen kan basıncı, ses basıncı ve elektromanyetik dalgalardaki değişiklikler, vücuttaki her organ ve hücre tarafından algılanmaktadır. Kalpten gönderilen elektromanyetik dalgalar beyin dalgalarına tesir etmektedir. Yakın zamanda Bedell ve Kaszkin-Bettag ve ayrıca Haspel'in yaptığı araştırmalar ise, ilk hissî durumun başlangıcının kalp olduğunu, beynin bu duyguları hisseden alan olarak vazife yaptığını düşündürmektedir. Kalp atım hızı değişkenliği neticesinde oluşan dalgalar ile beyin dalgaları ne kadar uyumlu olursa, kişi kendini fizikî ve psikolojik olarak o kadar sağlıklı hissetmektedir. Bu da göstermektedir ki, zamana bağlı olarak nabız atımları desenlerinde gözlenen değişmeler, beyin ve kalp arasındaki dengenin bir ölçüsüdür. Bu denge aynı zamanda hâlet-i ruhiyemize göre sürekli değişkenlik gösterebilmektedir.

    Kalp atım hızı değişkenliği 0.10 hertz olduğunda beden ve ruh dünyamızda tam bir uyum gerçekleşmesi söz konusudur. Bu uyum içinde beynin iki lobundan yayılan dalgaların aynı fazda, uyumlu, tek bir dalga hâline dönüştüğü müşahede edilmiş; başka bir ifadeyle, beynin iki yarısının tam bir uyum içinde çalışmaya başladığı tespit edilmiştir. Ayrıca beynin bu safhada haz duygusu oluşmasına vesile olan endorfini, ciddi miktarda salgıladığı belirlenmiştir. Bu dalga boyuna gelebilmek, ancak şefkat, sevgi, yakınlık, takdir, affetme ve şükran gibi duyguları hissettiğimizde gerçekleşmektedir (Thurber ve arkadaşları, 2010; McCraty ve Reese, 2009). Bu uyumun büyük bir kısmı, elektromanyetik iletişim yoluyla gerçekleşirken; sezme, konsantrasyon ve yeni fikirler üretme gibi faaliyetler de güçlenmektedir. Diğer taraftan bağışıklık sisteminin güçlenmesi, stresin azaltılması ve kişideki iyilik hâlinin artması da temin edilmiş olur.

    Bütün bunlara ilâveten, McCraty tarafından 2002 yılında yapılan bir araştırmada; her kalp atışında vücudu çeviren manyetik bir tesir alanının meydana geldiği tespit edilmiştir (Şekil–2). Kalp hem bütün hücrelere hem de beyne gönderdiği bilgilerle vücut sistemlerinin çalışmasına tesir ederken, aynı zamanda dışarıya da bilgi göndererek başka insanların kalplerine ve beyin dalgalarına tesir etmektedir. Yakınımızdaki kişilerin hem kalbimize (duygularımıza) hem de beynimize (düşünce ve karar verme) tesir edebildiklerine çok defa şahit olmuşuzdur. Bu da bilhassa anne ve babaların, eğitimcilerin çocuklarla sürekli aynı ortamı paylaştıkları için, onların kalp ve gönül dünyalarına niçin kolayca tesir ettiklerini gösterir. Bu yüzden her insan, bilhassa anne-babalar ve öğretmenler kalp ve gönüllerinden geçenlere çok dikkat etmelidir

    Bütün organlara tesir eden davranışların güzelliği, kalpteki hüsn-ü niyet, ihlâs ve samimiyetle mütenasiptir. Gözün güzel görmesi, aklın şuur üzere düşünmesi, kulağın hakikati duyması, elin helâle uzanması, ayakların hayra yürümesi, kalpdeki hüsnüniyete bağlıdır. "Allah sizin bedenlerinize ve yüzlerinize değil, kalplerinize bakar." (Müslim, Birr, 33) ve "Şunu iyi bilin ki, insan vücudunda küçük bir et parçası vardır. Eğer bu et parçası iyi olursa, bütün vücut iyi olur; bozulursa, bütün vücut bozulur. İşte bu et parçası kalptir." (Buhari, İman 39) mealindeki hadîs-i şerîfler bu hususu ne kadar güzel ifade etmektedir. İnsanoğlunun "kalbini" yeniden keşfetmesi için, kalbine doğru yeni bir yolculuğa çıkma vakti çoktan gelmiştir.








    Kaynaklar

    - Armour JA and Ardell J. Neurocardiology. New York, Oxford University Pres, 1994.

    - McCraty R, 2002a. Influence of Cardiac Afferent Input on Heart-Brain Synchronization and Cognitive Performance International Journal of Psychophysiology, 45(1-2): 72-73.

    - McCraty R. The Energetic Heart: Bioelectromagnetic Interactions Within and Between People. HeartMath Research Center, Institute of HeartMath,

    Publication No. 02-035. Boulder Creek, CA, 2002b.- McCraty R, Childre D. The Grateful Heart: The Psychophysiology of Appreciation Chapter published in: The Psychology of Gratitude, edited by RA.  
    Emmons and ME. McCullough. New York: Oxford University Press, 2004: 230-255.

    - McCraty R, 2010. Coherence: Bridging Personal, Social, and Global Health

    Alternative Therapies in Health and Medicine, 16 (4):10-24.- Coherence and Health Care Cost – RCA Actuarial Study: A Cost-Effectiveness Cohort Study Woody Bedell; Mariette Kaszkin-Bettag, Ph.D.Alternative

    Therapies in Health and Medicine, 2010;16 (4):26-31.- Thurber MR, Bodenhamer-Davis E, Johnson M, Chesky K, Chandler CK, 2010. Effects of Heart Rate Variability Coherence Biofeedback Training and Emotional Management Techniques to Decrease Music Performance Anxiety. Biofeedback, 38(1): 28-39.

    - McCraty R and Reese RA. The Central Role of the Heart in Generating and Sustaining Positive Emotions. HeartMath Research Center, Institute of HeartMath, Publication No. 06-022. Boulder Creek, CA, 2009.

    - Jolant van den Haspel. Can Stress Be Reduced By Using Heart Coherence? Master Thesis, Faculty of Behavioral and Social Sciences, Experimental and Work Psychology, University of Groningen, Netherlands, 2009.

    - http://www.schoolofthedeepheart.com/..., 27 May 2010

    - Selim Aydın, "Kalbin Keşfedilen Yeni Boyutu", Sızıntı, Mayıs 2004.

    2 Kasım 2013 Cumartesi

    Yoktan Yaratılış ve Antimadde


    Eski Yunandaki bazı felsefecilerin etkisinde kalan kimi düşünürler, materyalizmi son bir kaç yüzyılda yeniden gündeme taşımıştı. Materyalistlerin en temel iddiası maddenin ezeli olduğu iddiası idi. Nitekim Lavoiser adlı materyalist, bu düşünceyi “Hiçbir şey kaybolmaz ve hiçbir şey yoktan var olmaz” şeklinde dile getirmişti. Bu söz pek çok materyalist için uzun süre slogan halini almıştı.
    Elbette ki, herhangi bir delile dayanmayan bu iddianın akli ve vicdani hiçbir geçerliliği olmadığı ortadadır. Herşeyden önce, insanın kendisi yoktan yaratılmıştır. Gözünü her nereye çevirse bu böyledir. Canlılar yoktan yaratılmıştır. Dünyamız, gezegenler, yıldızlar, galaksimiz ve evrenimiz yoktan yaratılmıştır. Her an her şey beynimizin içinde algı olarak yepyeni bir şekilde yaratılmaktadır.
    İlginçtir, materyalistlerin diğer iddiaları gibi bu iddiası da, bilimsel olarak da yalanlanmıştır. Parçacık fiziği adlı modern fiziğin bir alanı, tamamen bu sözün yanlışlığını anlatır.

    Antimadde ve Maddenin Yoktan Yaratılışı

    Kuantum fiziğinin önde gelen isimlerinden Paul Dirac, Einstein’ın görelilik (relativite) teorisini ve kuantum teorisini matematiksel olarak inceledi. 1928 yılında, yaptığı hesaplamalara göre, adına pozitron denilen o zamana kadar hiç rastlanmayan parçacıkların oluşabileceğini öne sürdü. Pozitronlar doğada normal şartlarda rastlamadığımız “antimadde” denilen parçacıklardır. Özelliği elektronlara benzer, ama yükleri eksi değil, artıdır. Antimadde, madde ile biraraya geldiğinde ise beraber yok olurlar. Bir öngörü olarak kalan bu iddia kısa bir süre sonra ise deneysel olarak da ispatlandı.

    Paul Dirac 20. Yüzyılın en zeki ve en başarılı teorik fizikçilerinden biriydi. Bilim tarihinin en heyecan verici keşiflerinden olan antimaddenin varlığını ilk O öne sürdü. Varlığın antimadde ile beraber yaratılışı, materyalistlerin en temel varsayımı olan maddenin yok olamayacağı ve yoktan var olamayacağı zanlarını tamamen bitirmiştir. Müthiş bir matematik yeteneği olan Dirac “Allah dünyayı güzel bir matematikle yaratmıştır.” sözünün de sahibidir. [1]
    1932 yılında Carl David Anderson, pozitron adlı antimaddeyi sis odalarında kozmik ışınları incelerken keşfetti. Bu keşifle, Dirac’ın teorik olarak öne sürdüğü parçacıkların varlığı ispatlanmış oldu. Materyalist felsefeye en ağır darbelerden olan bu keşif 1936 senesinde Nobel ile ödüllendirilmiştir. [2]

    Sis odacıkları, içi su buharı ile doludur. Modern fizikte yeni parçacıkların keşfi için yaygınlıkla kullanılan bir araçtır. Carl David Anderson da pozitronun keşfinde sis odasını kullanmıştır.
    Materyalist felsefenin miti olan ve Lavoiser’in söylediği “hiçbir şey kaybolmaz ve hiçbir şey de yoktan var olmaz” sözü bu keşifle beraber böylelikle kesin olarak tarihe karıştı.

    Pozitronlar ve elektronlar yoktan yaratılışın canlı örnekleridir. Yukarıdaki resimler bunu gösteren fotoğraflardır.

    Allah her şeyi yoktan yaratır. Varı da yine o yok eder. Nitekim bir Kuran ayetinde Allah şöyle bildirmiştir:
    Taneyi ve çekirdeği yaran şüphesiz Allah'tır. O, diriyi ölüden çıkarır, ölüyü de diriden çıkarır. İşte Allah budur. Öyleyse nasıl oluyor da çevriliyorsunuz? (Enam Suresi, 95)

    Fiziğin ilerleyen yıllarında pozitron gibi daha pek çok antimadde keşfedildi. Buna göre her maddeye eşlik eden bir antimadde vardır. Nitekim bir Kuran ayetinde bu gerçeğe mucizevi bir şekilde dikkat çekilmiştir:
    Ve Biz, herşeyi iki çift yarattık. Umulur ki, öğüt alıp-düşünürsünüz. (51/49)
    (Şüphesiz Allah daha doğrusunu bilir. )

    Maddenin yoktan yaratılışı ve yok edilişi bilim dünyasında o kadar yaygın bilinen bir gerçek halini almıştır ki, fizikte Feynman diyagramları olarak bilinen şekillerle bu gerçek resmedilir. Örneğin yukarıdaki şekilde pozitron ve elektron antimadde ve maddeleri biraraya gelerek yok olurlar. Daha sonra yeniden pozitron ve elektronların oluşumu gözlemleniyor. Tam da ayetin ifade ettiği gibi. “...O, diriyi ölüden çıkarır, ölüyü de diriden çıkarır...” (Enam Suresi, 95)

    CERN olarak bilinen dünyanın en büyük parçacık fiziği labaratuvarında belki de dünya tarihinin en ilginç deneyleri yapılmaktadır. CERN, Fransa-İsviçre sınırında yerin 100 metre altında ve 27 km uzunluğunda çember şeklinde tasarlanmıştır. Çember şeklindeki tüplerde birbirinin zıt yönünde proton adlı parçacıklar hızlandırılmaktadır. Zıt yönde hareket ettirilen parçacıkların hızları, yani enerjileri yeterli seviyeye geldiğinde ise birbiriyle çarpıştırılmaktadır. İşte bu çarpışma neticesinde muazzam bir enerji açığa çıkmaktadır. Bunun neticesinde çok kısa süre içinde sayısız parçacık yoktan var olmakta, sayısız parçacık da vardan yok olmaktadır. Görüldüğü üzere CERN varlığı ile materyalizme büyük bir darbe vurmaktadır. Bilim adamları, parçacıkların yüksek hızlarla birbiriyle çarpışması ile yaşananların, evrenin Allah tarafından yaratılışının çok çok kısa süre sonrasına benzediğini belirtmekteler. Bu anın incelenmesi ile evrenin Big Bang ile yaratılışının detaylarını öğrenmekte ve teorik fizikteki güncel kimi fiziksel problemlere çözüm aramaktadırlar.


    Maddenin antimaddeyle birleşmesi neticesinde bir enerji açığa çıkar. Bu enerji ışınım olarak enerji formunda taşınır. Ancak neticede enerji, yaptığımız matematiksel işlemleri kolaylaştırmak için bizim koyduğumuz bir addır. Materyalistler görmediği şeye inanmadıklarını söylerler. Bu sözlerinde samimilerse, görmedikleri enerjiye inanmamaları gerekir. Gördükleri herşey de neticede sadece algılarındadır. Böylelikle maddenin mutlak varlığı olmadığı hem yapılan deneylerde hem de modern fiziğin izahlarında açıkça ortaya çıkmıştır.


    Nitekim ünlü düşünür Arthur Koestler bu kitap boyunca gördüğümüz delillerin de teyid ettiği gibi materyalizmin içine düştüğü durumu şu sözleriyle belirtir:

    Materyalizmin, bilimsel bir düşünce olduğunu artık kimse daha fazla iddia edemez. [3]




    Metnin İngilizcesi:
    “God used beautiful mathematics in creating the world


    3  Arthur Koestler, Janus: A Summing Up, New York: Vintage Books, 1978, s. 250.