4 Şubat 2015 Çarşamba

Özgür İrade Gerçek Mi Yoksa Yanılsama Mı?




Tarihteki ilk bilim adamlarından Demokritos, 2400 yıl önce atomların farkına varıp onları doğanın “bölünemez özleri” olarak tanımladığında varoluşla ilgili kesin bir görüş ortaya koyarak evrendeki oluşuma bir zorunluluğun egemen olduğunu ileri sürmüştü. Demokritos’a göre atomlar, hareketleri önceden belirlenmişçesine davranıyordu. Böylece alternatif bir gelecek oluşması ihtimali ortadan kayboldu. Bu durum beraberinde determinizmi de getiriyor, gelecekte olacak her şeyin bugünden belli olduğu ve bu durumda özgür irade diye bir şeyin olamayacağı sonucuna bağlanıyordu. O zamandan bugüne aralıksız devam eden tartışmalar son 250 yılda iyice alevlendi ve soru da zaman içinde değişerek yeni bir form kazandı: Ne kadar özgürüz?

Bu soruyu 200 yıl önce sorsaydık, Newton fiziğinin kurallarına göre cevap verir, evrendeki tüm parçacıkların hareketlerinin tahmin edilebilir olduğundan yola çıkarak bizlerin de bu duruma dâhil olduğunu görürdük. Sonuçta özgür iradenin bir yanılsama olması gerektiği sonucuna ulaşırdık. Ama Demokritos’un ve hatta Newton’ın bilmediği bir şey vardı: Artık evrenin bir makine gibi değil, kuantum seviyede gerçekleşen ve önceden net bir biçimde bilinemeyen bazı mekanizmalarla işlediğini biliyoruz. Yani özgür irade tekrar gündeme gelmiş oluyor. Kuantum mekaniğine göre katı determinizmden bahsetmek mümkün değil. Evren, fizik kanunları gereğince belli bir oranda determinist davranıyor olsa da atomun ve alt parçacıkların davranışları rastlantısallığın önüne set çekmiyor.

Peki, atomlar düzeyindeki bu belirsizlik ve insanın gerçek özgürlüğü arasında bir bağlantı var mı?

Laplace’in Şeytanı, Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi, Schrödinger’in Kedisi ve Kelebek Etkisi
Fransız filozof René Descartes, beden-zihin ayrımını temel alan Kartezyen Düşünce’yi ileri sürdüğünde modern bilimlerin temelini oluşturacak dualistik bir yapı sunmuştu. Böylece dini inanışlar ve akıl-mantık arasına kesin bir çizgi çekilip laik bir duruşla bilimin sadece ikinci kısmı inceleyebileceği ortaya konmuş oldu. Özgür irade ve ahlaki seçimlerimiz de birinci kısımda yer aldığından, ne olduğu ve nasıl çalıştığı konusu çok uzunca bir süre sadece felsefi yaklaşımlarla irdelendi. 19 Yüzyıl’da Newton mekaniği ve Kartezyen Düşünce’yi birleştiren determinist yapı, Fransız matematikçi Marquis de Laplace tarafından tekrar yorumlandı. Olasılık teorisini matematikte ilk kez kullanan bilim insanı olan Laplace, evrendeki her atomu, tüm geçmiş ve geleceği bilen bir varlığın mevcudiyetini ele alan düşünsel bir deney oluşturmuştu:

Evrenin şimdiki halini geçmişin sonucu ve geleceğin nedeni olarak ele alabiliriz. Bir an için evrenin tüm güçlerinin ve bunu oluşturan tüm varlıkların konumlarını anlayabilen bir canlı olduğunu düşünelim. Ve bu canlı tüm verileri inceleyebiliyor; aynı anda evrendeki en büyük varlıklardan en küçük atomlara kadar her şeyi hesaplayabiliyor. Öyleyse şu sonuca ulaşırız: Hiçbir şey belirsiz değildir ve gelecek de aynı geçmiş gibi onun gözlerinin önündedir.

Bilim dünyası burada sözü edilen sanal varlığa Laplace’ın Şeytanı adını verdi. Laplace’ın Şeytanı bizim şans olarak tanımladığımız rastlantısal olayları açıklamaya yönelik kurulmuştu. İddiası da şuydu: Evrendeki tüm bilgiye ulaşabilen bir canlı her şeyi bilerek hareket edeceği için özgür iradesini kullanamaz. Çünkü özgür iradeden bahsedilebilmesi için ortada bazı bilinmeyenlerin olması, iç güdülerle ve mantıkla bir seçimin yapılıyor olması gerek. Dolayısıyla gelecek pratikte bilinemez (biz bilemeyiz) ancak teoride bilinebilir. Örneğin, elimizde bir bozuk para var ve havaya attığımızda yazı mı yoksa tura mı geleceğini bilemiyoruz. Laplace’a göre; aslında para havaya fırlatıldığı anda ne geleceği bellidir ve bu hesaplanabilir. Ama biz bu faktörleri hesaplayamıyoruz çünkü hatasız bir denklem kurabilmemiz mümkün değil. Dolayısıyla sonucun rastlantısal olduğunu sanıyoruz. Olaylar bize öyleymiş gibi görünseler de Laplace’a göre aslında hepsi önceden belirlenmiş yasalarla meydana gelmekte. Bu düşünce sistemi determinizmin bel kemiğini oluşturuyor, “Her şey belirlidir ve kendinden önceki bir sebebin sonucudur. Biz bunu bilsek de, bilmesek de” diyordu.

Laplace’ın özgür iradeyi yok sayan düşünce deneyine bilim çevrelerinden itiraz yağmıştı ama aslında yaklaşımı zamanın bilimsel verileri çerçevesinde oldukça mantıklıydı. Ancak 1926’da kuantum fiziğinin yaratıcı aktörlerinden biri olan dünyaca ünlü fizikçi Werner Heisenberg, Laplace’ın Şeytanı’nı Belirsizlik İlkesi ile çürüttü: Kuantum mekaniğine göre doğadaki hiçbir parçacığın hem konumu hem de hızı aynı anda tam bir doğrulukla bilinemez. Birini ne kadar kesin bilirsek diğeri o kadar belirsiz olur. Çünkü kuantum fiziği girişim deneylerinde fizikçiler parçacıkların yerini bulmak için üzerlerine ışık tuttuklarında ışığın fotonları parçacıkların hızını değişime uğratır. Özetle bir parçacığı değişime uğratmadan gözlemlemek mümkün değil. Evren de bu parçacıklardan oluştuğundan, hiçbir şeyin tam bir kesinlikle bilinebilir olamayacağı anlaşılıyor.

Heisenberg’in ardından fizikçi Erwin Schrödinger de hepimizin Schrödinger’in Kedisi olarak bildiği benzer bir düşüncedeneyi ortaya attı. Schrödinger’in sorusu şöyleydi:

Kapalı bir kutudaki kediyi radyoktif bir atom, bir şişe siyanür gazı ve atom harekete geçtiği anda çalışmaya başlayan bir çekiçle bırakırsak ne olur? Atom harekete geçer ve çekiç çalışırsa şişeyi kıracak ve kedi siyanürden ölecektir. Atom harekete geçmezse kedi yaşar. Ama biz kutuyu açana dek atom ne hareketli ne de hareketsizdir, aynı anda iki farklı olasılık da geçerliliğini korur. Öyleyse kutu kapalıyken kediye ne olur?

Schrödinger, kuantum teorisine göre; biz kutuyu açana dek kedinin hem ölü hem de canlı olacağını, kutu açıldığındaysa ya ölü ya da canlı olmak zorunda kalacağını ifade ediyordu. Tıpkı bir atom altı parçacığın, biz konumunu tespit edene dek aynı anda iki farklı yerde olabileceği gibi. Yani Laplace’ın deneyi temellerinden sarsılmış, evrendeki tüm bilgiye sahip olup hepsini aynı anda işleme koyabilecek tek şeyin evrenin kendisi olduğu ispatlanmıştı.

Kaos Teorisi’yle ünlenen matematikçi Edward Lorenz de benzer bir düşünce deneyi yaratarak daha farklı bir yaklaşım sundu. Lorenz’in Kelebek Etkisi, karmaşık sistemlerde gerçekleşebilecek en ufak bir oynamanın çok büyük ve öngörülemez etkiler doğuracağını söyler. Örneğin, Amazon Ormanları’nda bir kelebek kanat çırpacak olsa, buradan başlayan zincirleme etkiyle dünyanın bambaşka bir yerinde fırtına kopabilir. Özetle gelecek, oldukça hassas bir terazi gibidir çünkü sistemi etkileyen parametreler çok fazla ve değişkendir. Bu parametrelerin değişken oluşu ve aralarındaki etkileşim, sistemin kendisinden bile daha karmaşıktır. Dolayısıyla bu teori iki tarafı da haklı çıkaran bir fikir öne sürer: Eğer tüm parametreleri biliyor olsaydık kısa vadeli tahminleri tam bir kesinlikle yapabilirdik. Ancak söz konusu uzun vadeli tahminler olunca değişkenleri bilmek de hesaplamak da mümkün değildir. Özetle evren bizim için kısa vadede determinist, uzak bir geleceğe odaklanıyorsak belirsiz olabilir.

Libet Deneyi
Özgür iradeyi anlayabilmek için yapılan deneylerin en ünlüsü şüphesiz 1986 yılında Benjamin Libet tarafından gerçekleştirilmiş olandı. Libet, Alman sinirbilim uzmanı Hans Kornhuber’ın keşfettiği bir gerçekten yola çıktı. Kornhuber, deneyine katılan gönüllülerden sağ ellerinin işaret parmaklarını kaldırmalarını istiyor ve o esnada hem beyindeki elektrik aktivitesini ölçüp hem de bir voltmetre kullanarak parmak kaldırma hareketi esnasında oluşan potansiyel gerilim farkını kayda geçiriyordu. Fark etti ki; her bir hareket sonrasında beyinden bir sinyal geliyor ve bu durum parmak havaya kalktıktan 1 saniye sonra gerçekleşiyordu. Kornhuber buna “hazır olma potansiyeli” adını vermişti.

Libet, Kornhuber’ın bulgularını takip edip benzer bir deney düzenledi. Ancak bu kez gönüllerden parmaklarını kaldırmasını istemedi, eğer istiyorlarsa dilediklerinde sağ el işaret parmaklarını kaldırabilecekleri söylendi. Yani karar tamamen deneğin kendisine bırakılmış oldu. Deneklerin beyinlerinde neler olacağını anlamak adına da elektrotlar kullanıldı. Böylece “hazır olma potansiyeli” sinyalini de elde edebilecekti. Ancak Libet müthiş bir sonuçla karşılaştı. Beyindeki sinyal hareketten 1 saniye sonra değil, tamı tamına 200 milisaniye önce geliyordu. Bir başka deyişle, denekler henüz parmaklarını kaldırma isteği duymadan önce. Bu tür deneyler neticesinde, bir insanın beyin hareketlerini izleyerek, vereceği kararların önceden bilinebileceğine dair bir tablo ortaya çıkmış oldu. Ancak daha da çarpıcı olanı; aslında bu kararı verirken (beynimizden sinyal geldiği an) bilinçli değilken, onu harekete dönüştürdüğümüz sırada (200 milisaniye sonra) bilinçli evreye giriyor olmamız. Libet, Steven Pinker ve Sam Harris’in aksine, aynı verileri oldukça farklı bir yaklaşımla yorumluyor: Karar verme süreci determinist değil, özgürce ama bilinçsizce gerçekleşiyor. Bilincin göreviyse hemen devreye girip bu kararı onaylamak veya veto etmek olmalı. Nihayetinde özgür irade, karar verme gücümüzü ifade etmekte ve bunu yapıyoruz.

Özgür İradenin Doğası ve Kuantum Teorisi
Kuantum mekaniği denklemleri, ne olacağı konusunda değil, hangi olasılıkların gerçekleşebileceği hakkında bilgi verir. Diğer bir deyişle; bu denklemler determinizmi ihlal eden rastlantısal durumları ortaya çıkarıp dikkatimizi farklı bir yöne çekiyorlar. Ancak fizikçi Carlo Rovelli (Aix-Marseille Üniversitesi, Fransa), özgür iradenin kuantum mekaniği ve belirsizlik ilkesinden bağımsız olarak ele alınması gerektiğini düşünüyor: “Kuantum mekaniği denklemlerinde şahit olduğumuz bu olay tamamen şans sayılan rastlantısal faktörleri ortaya koymakta. Ancak insanın seçme özgürlüğü şans faktörünü elimine edebiliyor.”


Rovelli’ye göre; gelişigüzellikten bir seçme özgürlüğü geliştirecek kadar ilerlemiş sistemler için kesinlikle kuantum belirsizliğine bakmaya gerek yok. Dolayısıyla insan gibi karmaşık bir sistem söz konusu olduğunda belirsizliğin sebeplerinin kuantum mekaniğinden bağımsızlaşmaya başladığını öne sürüyor. Fizikçi, öncelikle seçme özgürlüğünü tanımlamamız gerektiğini düşünmekte. Örneğin akşam yemeğinde ne yiyeceğimize karar verebiliyor olmamız, dışarıdan dayatılan herhangi bir güçten bağımsız olarak hareket edebildiğimizi gösteriyor. Çünkü alternatifler arasından seçim yapabiliyoruz. Böylece her bir durumun artı ve eksilerini değerlendirmiş oluyoruz. Ancak seçenekler nereden gelirse gelsin onlar arasından bir seçim yapacak olan yine biziz. Dolayısıyla bu seçimin içsel seçim yaptığımıza inanıyoruz. Peki gerçekte ne kadar özgürüz?

Bilinç ve zihin felsefesiyle ilgili araştırmalarıyla tanınan Amerikalı filozof ve bilim insanı Daniel Dennett da konuya tıpkı Rovelli gibi yaklaşıyor ve özgür iradenin fizik bilimiyle değil de daha ziyade evrimsel biyolojiyle açıklanabilecek bir durum olduğunu söylüyor. Çünkü diğer türlerin aksine bizler sadece sebepler üzerinden harekete geçmiyor, seçimlerimizin nedenlerini hem kendimize hem de başkalarına izah edebiliyoruz. Ona göre; kendimizde bulduğumuz bu güç nedeniyle aslında biyolojik kısıtlamalar ve zorunluluklar içinde hareket ettiğimizi göremiyoruz. Rovelli de Dennett’ın bu sözlerine vurgu yaparak, her birimizin biyolojik bir yazılıma sahip olduğunu, seçimlerimizin yazılım elverdiğince özgür olabileceğini söylüyor. Ancak şunu da hatırlatarak: “Beyin öyle bir makine ki milyarlarca nöronun bir arada çalışmasıyla tüm olasılıkları değerlendirme gücüne sahip. Dolayısıyla belli bir çerçevede hareket ediyor olsak bile beynimizin deterministik bir yapıda çalışmadığı ortada.”

Kuantum mekaniğinin katı determinist bakış açısında koca bir delik açtığı doğru. Ancak belirsizliklerin beyinde rastgele nöron aktivitesi yaratıp yaratmadığı bilinmiyor. Böyle bir durum ispatlanmış olsaydı bile, bunun özgür iradenin net bir işareti olduğunu söyleyemezdik. Yine de Rovelli’nin, zihnin kuantum mekaniğinden bağımsız olduğu iddiasında yanılıyor olabileceğini gösteren bazı araştırma sonuçları mevcut. Örneğin Calgary Üniversitesi’nde hesaplamalı kimya alanında araştırmalar yapan Dennis Salahub 2009 yılında yayınladığı bir çalışmada proteinler arasında da kuantum uyumluluğu (quantum coherence) olduğunu ve bu sayede elektron transferi yapıldığını göstermişti. Aynı şey beynimizdeki proteinler için de geçerli. Elektronlar kuantum seviyede inanılmaz bir özgürlüğe sahipler. Karmaşık sistemler arasında geçiş yapabiliyor, bilgiyi transfer edebiliyorlar.

Kuantum uyumluluk, atomaltı parçacıkların birbirlerine görünmez iplerle bağlıymışçasına sürekli iletişim halinde olup bir arada çalışabildiklerini gösteriyor. Konuyu farklı şekilde ele alan fizikçilerden Calgary Üniversitesi profesörü Stuart A. Kauffman, insan zihninin kuantum uyumluluğa uygun davrandığını düşünenlerden. Ancak beynin bir diğer özelliği de bir fazdan diğerine atlayabiliyor ve farklı düzenlemeler yapabiliyor oluşu. Dolayısıyla Kauffman’a göre beyin salt bir kuantum makine değil; bazen o evreye giriyor olsa da bağımsız bir sistem olarak da çalışabiliyor. Kauffman buradan oldukça dikkat çekici bir sonuç çıkarıyor: Zihin (ve bilinç), beyinden bağımsız olup beynin belirli bölgelerini kullanmaya bile gerek duymadan, devre değiştirerek beyni etkileme gücüne sahip olabilir. Hatta bizim gelişigüzel diye adlandırdığımız birçok durum da aslında sistemin kural dışı davranışları olarak açıklanabilir. Dolayısıyla özgür iradeye sahip olduğumuzu söyleyebiliriz.

Yaşayan en ünlü fizikçilerden biri olarak kabul edilen Sör Roger Penrose ise bir adım daha ileriye giderek beynin tüm aktivitelerinin kuantum mekaniği gizemleriyle açıklanabilmesi gerektiğini savunuyor. Belirsizlik ilkesi, dalga-parçacık ikiliği ya da kuantum dolanıklık bu gizemlerin neler olduğunun anlaşabilmesi adına güzel birer örnek teşkil edebilir. Penrose bilinçaltının çok büyük bir rol oynadığını, hatta bu süreci yönettiğini düşünüyor. Çünkü beynin bilinçli evresini harekete geçiren şey bilinçaltında yaratılanlar olabilir. Ayrıca determinist bakış açısına da karşı çıkarak geleceğin kesinlikle bugünden hesaplanamayacağını, zihnin bu anlamda determinist olamayacağını belirtiyor. Penrose, bilincin bir program olduğunu iddia edenlere şu soruyu yöneltmekte: “Öyleyse bu programın ufacık bir kesitini bile kullanarak yapay zeka üretebilecek olmamız gerekiyor. Ama bunu başaramıyoruz. Neden?”

Ünlü fizikçi, beynin bilinen fizik kanunlarından fazlasına sahip olduğunu düşündüğü için çoğu zaman acımasız eleştirilere maruz kalsa da henüz aksini ispatlayabilenin de çıkmadığını hatırlatmak gerek. Penrose, bilinci anlamanın yeni fiziği bambaşka bir boyuta fırlatacağını, eğer bir gün formüle edilebilirse kuantum mekaniğiyle eşdeğer bir alanla karşı karşıya kalacağımızı söylüyor. Penrose’un konu hakkındaki öngörüleri doğruysa, nöronların basit işlemciler değil karmaşık birer bilgisayar sistemi oldukları sonucuna ulaşıyoruz. Zaten o da aynı iddiayı üstüne basa basa tekrarlıyor.

Penrose bu iddialarında yalnız değil. Kuantum hesaplamalar ve bilgisayarlar denildiğinde adı sıkça anılan MIT profesörü Seth Lloyd da mevcut iddiaların hiçbirinin özgür iradeyi ortadan kaldıramayacağını söylüyor. Lloyd, evren tamamen determinist olsaydı bile bunun özgür iradenin sonu olmayacağını çünkü biz bir seçim yapana dek sonucun belirlenemez olacağını belirtiyor: “Mantıksal çıkarım yapan her bir sistem için geçerli olan koca bir gerçek var. O da şu; bir şeyin önceden belirlenebilir olması için mutlaka o şeyin kendisiyle aynı mantıksal sürece girmek ve o şekilde hesaplama yapmak gerek. Ama bunu yapamazsınız çünkü karar verme süreci tamamlanmadan önce sonucun hesaplanması söz konusu olamaz. Hatta kararı veren sistemin kendisi bile bunun sebep olacağı kesin sonuçları, bu sonuçlar oluşmaya başlamadan önce bilemez. Beynimiz eğer iddia edildiği kadar determinist bir makine olsaydı, mevcut teknolojimizle onu kopyalayıp yapay zekayı yaratmak adına kullanabilirdik. Ancak kopyalamak şöyle dursun, bilgisayarlar gelişip de kuantum hesaplama sistemlerini yaratmaya başladığımızda gördük ki bir bilgisayar sistemi ne kadar gelişmişse ne yapacağı da o derece öngörülemez oluyor.”

Farklı Kamplar
17. Yüzyıl felsefesinin en iyi bilinen rasyonalistlerinden Baruch Spinoza, Etika adlı eserinde özgürlüğün paradoksal bir durum olduğunu belirtiyor, akıl tabiata aykırı hiçbir şey isteyemez, diyordu: “Özgür irade yoktur. Nefsin bir şeyi ya da başka bir şeyi istemesi belirli nedenlerle gerçekleşmiş olup, o nedenler de başka bir nedenle ortaya çıkmıştır ve bu sonsuza kadar böyle gider.” Spinoza, Dennett ve Rovelli’nin açıklamaları birbirlerine oldukça benzemekte. Bu yaklaşım, moleküler seviyede aslında bir hayli deterministik olduğumuzu savunuyor. Yani aslında mikroskobik determinizmle özgür irade birbirleriyle tezat oluşturmadan bir arada çalışan bir sistem gibi davranıyor olabilir. Ancak buna ne kadercilik ne de gerçek özgürlük adını veremiyoruz. “Bir bakıma özgür olduğumuz ve kararlarımızı bu güçle verdiğimiz konusu kesinlikle doğru. Fakat bu kısma takılıp kaldığımızda yaptığımız seçimlerin sebeplerini görmezden gelmiş oluruz” diyor Carlo Rovelli.

Ancak yine bir başka ünlü fizikçi; Perimeter Enstitüsü’nden Lee Smolin, Rovelli’nin çok önemli bir noktayı gözden kaçırdığını düşünüyor. Tabii ki her birimiz doğanın bir parçası olduğumuzdan hedef ve seçimlerimiz de doğa yasalarına uygun gerçekleşmeli. Öyleyse oldukça değişken bir faktör olan “tecrübenin kişisel niteliği” (qualia) de yine doğanın kendisinden mi geliyor? Örneğin, yeni kesilmiş bir portakalı ele alalım. Etrafa yayılan kokusunun hepimizde yarattığı duygu, düşünce ve anılar farklıdır. Bu da her bir tecrübenin subjektif olduğu anlamına gelir. İşte Smolin’in sorduğu soru bu. Ve cevabın da atomlarda ya da beynimizdeki nöronlarda olduğunu düşünmüyor. Evet, kişiliğimiz, duygularımız, düşüncelerimiz nöronların kurduğu bağlantılarla şekilleniyor olabilir. Ama olağanın dışında yeni bağlantılar kurmaya başladıklarında bizi biz yapan her şey değişebiliyor. Örneğin farklı bakış açısı geliştiriyor ya da anılarımızı daha farklı yorumlamaya başlıyoruz. Eğer tüm nöronlarımız anlaşıp, “Şu andan itibaren daha önce hiç kurmadığımız bağlantılarla iletişime geçeceğiz” diyecek olsaydı, bir gün bambaşka biri olarak uyanabilirdik. Dolayısıyla nöronların davranışlarına bakarak özgür irademiz olup olmadığını söyleyemeyiz. Smolin’e göre ortada hala büyük bir muamma var ve bunu nöronlar düzeyine inerek cevaplayamıyoruz.

Aslında özgür iradeyi açıklamayı hedefleyen iki ana görüş mevcut. Örneğin, Daniel Dennett, özgür iradenin ve ahlaki sorumluluğun birbirlerine bağlı olduğunu ama tüm bunlarla determinizmin bir arada varolabileceğini savunuyor. Bu görüşe “bağdaşırcılık”denmekte. Kabaca tanımlarsak determinizm ve özgür iradenin bir arada olabileceğini savunan bu kamp, bir yandan da özgür iradenin sandığımız gibi geniş bir özgürlük alanı olmadığını söylüyor. Dennett, bilincin nöronların aktivitelerinden başka bir şey olmadığını düşünüyor. Buna rağmen özgür irade geliştirebilmiş olan tek türüz ve bunu ondan önce geliştirmiş olduğumuz öz benlik algısına borçluyuz. Ona göre tüm bu süreç iletişim becerilerimiz sayesinde oluştu. Doğruyu yanlıştan ayırabiliyor olmamızı da toplumlarımıza borçluyuz. Birbirimizle konuşabiliyor olmamız, yaptığımız seçimleri açıklamamıza olanak tanıyor. Hatta böylece birbirimizi etkileyip ikna edebiliyoruz. Buradan doğan gücü benlik algısıyla birleştirdiğimizde özgür irade olarak algıladığımız şey ortaya çıkıyor. Aslında hem bu özgürlüğe sahibiz hem de oldukça determinist bir evrende yaşamaktayız, diyor, Dennett özetle. Tabii bu yaklaşımda özgür irade tamamen beyinde yer alan bir süreç olarak açıklanıyor. Peki, beynin tam olarak neresinde? Eğer öz ya da benlik olarak tanımladığımız yerdeyse bu nerede?

Dennett ve bazı sinirbilim uzmanları bunun beyinde tek bir yerde konumlanmadığını ileri sürüyorlar. Fakat bugüne dek izi sürülemediği gibi, yapılan araştırmaların hiçbirinde beynin herhangi bir bölgesinde diğerlerinden daha farklı, daha öz benlik dolu bir aktiviteye rastlanmadı. Aksine, araştırmalar karar verme mekanizmasının birçok farklı (sanal) katmandan oluştuğunu gösteriyor ve koşullar değiştikçe bu süreç de tamamen farklı şekillerde gelişebiliyor. Başka bir bakış açısına göre; determinizmin olduğu yerde örgür irade diye bir şey olamaz. Tamamen bu konuyu ele alan son kitabı Özgür İrade’de (Free Will) oldukça iddialı bir yaklaşımla bu görüşü savunan ünlü sinirbilim uzmanı Sam Harris’in açıklamaları kendisiyle aynı fikirde olan birçok bilim insanı ve filozoftan övgüler almıştı. Harris, “bağdaşmazcılık” olarak adlandırılan tarafta yer alıyor ve kitabında özetle şunları söylüyor:

İnsanların tüm seçimleri beyinlerinde önceden belirlenmiş olduğu için özgür irade diye bir şey olamaz. Yaptığımız her bir seçim önceden belirlenmiş koşullarla gerçekleşiyor. Örneğin; öğrenilmiş sosyal beceriler, kaygılar, genetik olarak devraldığımız eğilimler, kültür, arkadaş çevresi veya toplumsal yükümlülükler gibi bir takım faktörler üzerinden değerlendirme yapıyoruz. Günümüzde sinirbilim uzmanlarının birçoğu bu yaklaşımı destekliyor. Hatta son zamanlarda yapılan bazı deneyler, biz bir karar verdiğimizin farkına varmadan evvel beynimizin bu kararı çoktan verip onayladığını bile gösterdi.

Bilinç konusu gündeme geldiğinde akla hemen geliveren birkaç isimden biri de Steven Pinker. MIT Beyin ve Bilişsel Bilimler Profesörü Pinker da Harris’le aynı tarafta; “Nasıl bir makinenin içinde onu yönlendiren bir hayalet yoksa özgür irade diye de bir şey yok. Davranışlarımız beynimizdeki bir takım fiziksel süreçlerin sonucudur.”

Harris ve Pinker, kararlarımızı beyin ve bedenlerimiz aracılığıyla tamamen fiziksel olarak gelişen bir süreçte aldığımızı savunuyorlar. Niyet ve düşüncelerimiz geri planda saklanan birçok veri üzerinden, biz farkında bile değilken şekillenmeye başlıyor. Dolayısıyla bu süreçte bilinçli bir çaba sarf etmediğimiz gibi, beynimizde verilmiş olan kararın farkına vardığımız ana kadar da durumun bilincinde olamıyoruz. Özetle; sandığımızın aksine seçimlerimizde hiç de özgür değiliz. Harris’in kitabında bu kısmı açıkça yer almasa da bağdaşmazcılık görüşünün en çarpıcı kısmı şu: Seçimlerimizi özgür iradeyle yapmadığımız için aslında hareketlerimizden de sorumlu olamayız. Tam bu noktada işler biraz daha karışıyor. Öyleyse ahlaki açıdan uygun olmayan ve hatta hukuki anlamda ceza gerektiren davranışlarımız için nasıl sorumlu tutulabiliriz?

Amerikalı bilim tarihçisi ve yazar Michael Shermer, Pinker ve Harris’in yaklaşımına sıcak baksa da bazı noktaların eksik olduğunu düşünüyor. Özgür iradeyi farklı bir tanımla ortaya koyuyor Shermer: “Farklı yaklaşımlar geliştirebilme yöntemiyle bir dürtüyü bastırma gücü.” Örneğin diyet yapan birinin tüm çekiciliğine rağmen bol kalorili bir hamburger yerine salatayı tercih etmesi gibi. Bu durum, beynimizdeki bir çok nöral itkinin bizi belli bir şekilde davranmaya veya seçim yapmaya ittiği anda ona karşı koyup farklı bir seçeneğe yönelmemizi sağlıyor. Dolayısıyla bu açıdan yaklaşınca ahlak sorunu da çözülmüş olabilir. 2007 yılında Marcel Brass ve Patrick Haggard tarafından gerçekleştirilen bir araştırma, beynimizdeki nöral ağın bu tür itkilerin yanı sıra ayrıca bir de kontrol yapısı oluşturduğunu, bu sayede diğerlerine ket vurup farklı bir seçim yapabildiğimizi gösterdi. Ama yine farklı bir seçim yaptığımızı söylerken aslında beynimizde önceden oluşturulup bize sunulan bir çıkış yolunu kullanmış oluyoruz. İşte bu nedenle, Shermer’a göre özgürlüğe sahibiz ama belli bir derecede. Çünkü en azından şunu biliyoruz; beynimiz bir karar alıp bize onu dayatmıyor, yanında bir de farklı alternatifler sunuyor. Shermer bunu “abartıdan uzak özgür irade” olarak tanımlıyor.

Determinzm Nedir?
Determinizm (belirlenimcilik), her olayın birtakım nedenlerin zorunlu sonucu olduğunu kabul eden felsefi bir görüştür. Buna göre; evrende gerçekleşen her şey önceden belirlenmiş olmakla birlikte, öyle olmalarını zorunlu kılan bazı yasalarla oluşmaktadır. Nedenselliğe dayanan bu mekanizma, evrenin düzeni olarak kabul edilir. Bu düzende özgür iradeye yer yoktur. Çünkü insan zihni de dahil olmak üzere evrendeki her şey tıpkı kusursuz bir makine gibi işlemektedir. Bir başka deyişle; insanın davranışları, eylemleri, duygu ve düşünceleri nedensellik ilkesi gereğince önceden belirlenmiştir. Bu durumda bir irade özgürlüğünden bahsetmek imkansız hale gelir.

Büyük Muamma
Amerikalı bilim yazarı ve matematikçi Martin Gardner, “Özgür iradenin ne olduğunu sormak, zamanın ne olduğunu sormaktan farksızdır” demişti; “Bu, aklın ermeyeceği, asla çözülemeyecek bir gizem.” Aslında açıkça ortada olan bir şey var: Bir insanın zihinsel süreçlerini gerçekten anlayabilmek için önce bilincin sırlarını çözebilmek gerek. 20 yıl öncesine göre teknolojik açıdan daha gelişmiş olduğumuz için beynin tüm süreçlerini izleyebiliyor ve nöronların aktivitelerini belirliyor olabiliriz ama zihinsel aktivitelerimizin sadece ufak bir bölümü bilinçli aşamada gerçekleşmekte. Bir de biz farkında olmadan gelişen süreçler var. Sinirbilim uzmanları, bilincimizin dışında gelişen bu zihinsel süreçlerin diğerlerinden çok daha fazla olduğunu düşünüyorlar. Yani aslında modern bilim, Sigmund Freud’un konu hakkındaki düşüncelerini doğruluyor. Ama Freud sadece bilinç dışı süreçlerin daha sık yaşandığını söylemekle kalmamış, bir de davranışlarımızı belirleyen asıl faktörün bu süreçlerde gizlendiğini açıklamıştı.

Özgür iradeye sahip miyiz, yoksa öyle olduğu yanılgısına mı kapılıyoruz, bilinmez. Bu soruyu cevaplamanın kolay bir yolu yok. Tüm karmaşıklığına rağmen insan beyninin fiziksel anlamda tahmin edilebilir bir sistem olduğu da su götürmez bir gerçek. Ancak fiziksel olarak ele alan süreçlerin determinist oluşu, resmin tamamını yansıtmaktan uzak. Diğer taraftan henüz bilincin beynin kendisinden ayrı bir mekanizma olduğu da ispatlanabilmiş değil. Demokritos’tan bu yana bilimsel anlamda çok uzun bir yol kaydettik. Ama bilim insanları ve filozofların özgür irade hakkındaki birbirinden farklı açıklamalarına baktığımızda aslında aynı gerçeklerin farklı yorumlandığını görüyoruz. Kuantum mekaniğinin olasılıklara dayanan gücü de açıklayıcı olmaktan ziyade konuyu biraz daha karmaşık hale getiriyor. Tıpkı Seth Lloyd’un ifade ettiği gibi; “Laplace’ın Şeytanı gerçekten bu evrende vücut bulmuş bir varlık olsaydı, bırakın evreni tahmin edebilmeyi, kendi seçimlerinin sonucunu bile hesaplayamayacağının farkına varırdı.”


Tuna Emren
Popular Science, Kasım 2014
Sf. 74-80



Alıntıdır

0 yorum:

Yorum Gönder